MEDYA SİYASET İLİŞKİLERİ

Bu sayfa 2009-12-05 11:51:14 tarihinde yayınlandı ve 4489 kez okundu.

Medya nedir? Türkçe’de “medya” diye söylediğimiz kavram, İngilizce’de “medium” sözcüğünün çoğulu olan “media”dan gelir ve “araçlar” ya da “aracılar” anlamı taşır.

Medya-Siyaset İlişkileri



Medya nedir? Türkçe’de “medya” diye söylediğimiz kavram, İngilizce’de “medium” sözcüğünün çoğulu olan “media”dan gelir ve “araçlar” ya da “aracılar” anlamı taşır. Türkçe’de medya sözcüğünü karşılamak için “kitle iletişim araçları”nı da kullanıyoruz. Medya ile gazete, dergi, televizyon, radyo, film, reklâm, video oyunları ve CD’ler gibi çok değişik iletişim aracını kastediyoruz. Bunlardan bazıları, gazete, dergi, film, radyo ve televizyon “geleneksel medya” olarak adlandırılıyor. Dijital televizyon ve internet gibi bazıları da “yeni medya” olarak tanımlanıyor. Medyanın ya da kitle iletişim araçlarının günümüzdeki anlamını vurgulamak üzere çağımıza “iletişim çağı”, ya da sözgelimi “internet çağı” dendiği oluyor.
Siyaset nedir? Cem Eroğul’un tanımlamasına göre, siyaset; “üretim dışında kalan, ancak üretimin sürdürülmesi ve geliştirilebilmesi için toplumsal çapta yürütülmesi zorunlu olan işler toplamıdır.” Siyasal işler, tüm toplumun eşgüdüm içinde tutulmasını gerektirir. Sınıflara ayrılmış, temel çıkarları bakımından bölünmüş toplumlarda bu eşgüdüm baskı olmadan sağlanamaz. Çıkarların çatıştığı bir ortamda, yöneticilerin söz geçirebilmesi ancak zorlama ile olabilir. Fakat, yöneticiler sayısal olarak her zaman yönetilenlerden azdır. Bu nedenle üstünlüklerini sürdürebilmeleri için zorlamanın yanı sıra yönetilenlerin rızasına da ihtiyaçları vardır. İ.Ö. yaklaşık 3500 yıllarından beri siyasal işler devlet tarafından yürütülmektedir. Devlet, siyasal işleri yüklenen, bu işleri yürütebilmek için hem toplumda destek bulan ve hem de toplumu baskı altında tutacak olan araçlarla donatılmış olan kurumdur. Devletin toplumla kurduğu ilişkiler ağına siyasal sistem adını veriyoruz. Bu sistemin içinde devletten başka siyasal partiler var, baskı kümeleri var, seçmenler var; kısaca siyasal iş gören bütün kişi ve kuruluşlar var. Devletin kendisi de yargıdan, yasama organından, yürütme organından, güvenlik örgütlerinden oluşuyor. Dolayısıyla siyasal işleri yapan kuruluşlar hayli çok.
Üretim süreci, başka bir deyimle iktisadi süreç ise görece olarak daha az karmaşık. Üretim sürecinde hâkim sınıflar ve bağlı sınıflar var; sermaye sahipleri ve emek sahipleri var. Burada sınıfsal üstünlük sağlayanlar, toplumda da üstünlük sağlıyorlar. Hâkim sınıfların fikirleri tüm siyasal hayata yön veriyor. Onun çıkarları tüm toplumun çıkarınaymış gibi görünüyor. Örneğin serbest piyasa, sermaye yatırımları için sürekli artan teşvikler, vergi yükünün sermaye lehine sürekli değişmesi tüm toplumun ve ulusun çıkarına olarak gösteriliyor. Bunlar gerçekleştirildikçe işsizler iş bulacak, işliler daha iyi yaşama koşullarına kavuşacak, toplumsal refah artacak, ülke daha çok kalkınacak, ulusun dünya ulusları içindeki yeri yukarılara doğru çıkacakmış gibi. Dikkat edilirse burada toplumun azınlığını oluşturan sermayenin atılımları, hareketleri, becerileri tüm toplumu ileri doğru hareket ettiriyormuşçasına bir görünüm ortaya çıkıyor. Yaratıcı emek, ve üretime aktarıldığında büyük işler yapacak olan atıl emek görünmez hale getiriliyor. Oysa toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçiler bir an dursa bütün bir hayat durabilir. Borsalarda işlem, fabrikalarda üretim yapılamaz; ulaşım sağlanamaz, enerji üretilemez, gıda, sağlık, eğitim hizmetleri verilemez. Demek ki, asıl yaratan ve bu arada sermayeyi sermaye yapan toplumsal güç önemsizleşirken, onun sırtına basa basa toplumun üstüne çıkan sermaye mutlak bir güç gibi görünüyor. Emeğin görünmez kılındığı, sermayenin ise hep ön planda olduğuna iliştin hayat anlatısında medyanın, yani televizyon kanallarının, gazetelerin, radyoların kitlesel izleyiciye ulaşan iletişim araçlarının önemli bir rolü var.
Toplumda, üretimin mevcut sınıfsal hiyerarşi içinde sürdürülmesi ve geliştirilebilmesi devleti ve sermayeyi birbirine derin bağlarla bağlıyor. Fakat hem devlet hem de sermaye toplumun küçük bir azınlığını oluşturuyor. Yukarıda belirtildiği gibi, gerek üretim alanında gerekse de siyasal alanda azınlıklar çoğunlukları sadece baskıyla yönetemezler. Tek başına mahkeme kararlarıyla, yasalarla, yönetmeliklerle, asker, polis, bekçi denetimiyle büyük kitleler küçük kitlelere tabi kılınamaz. Bunun için, çoğunluğun düşünsel planda mevcut duruma, genel gidişata razı edilmesi gerekir. Toplumsal rıza düşünsel alanda sağlanır. Bu sağlandığı zaman hâkim sınıfın fikirleri toplumun çoğunluğunun fikirleri haline gelir.
Medya, toplumsal rızanın sağlanmasında önemli bir rol üstlenir. Bu rolü açıklayabilmek için ideoloji kavramına ihtiyacımız var. İdeoloji kavramı uzunca bir tarihe ve hayli ilginç bir serüvene sahip. Kavramın kökeni, 18’inci yüzyıla dayanıyor. Aydınlanma Çağı’nın kültürel ve felsefi ikliminde üretilen kavram, ilk haliyle, insan aklının karşısında yer aldığı için ilerlemeyi engelleyen boş inanç ve önyargılara karşı insanları doğru düşünmeye sevk etmenin bilimi anlamına geliyordu. Bu anlamın arka planında insan zihninin denetlenebileceği, böylece doğru düşündürülebileceği, bunun da toplumsal ilerlemenin gelişmenin temeli olacağı varsayımı vardı. Bu varsayıma ilk karşı çıkan düşünür Karl Marx oldu. Marx’a göre, insanın toplumsal çelişkileri kavrayamayışı, toplumsal çelişkilerin insan zihninde baş aşağı çevrilmiş bir şekilde durması, zihinsel yetersizliklerden kaynaklanmıyordu. Bu baş aşağılığın kaynağı toplumsal gerçekliğin kendisini gösteriş biçimiydi. Kapitalist üretimin görünüş kertesi üretim alanındaki sömürüyü maskeliyordu. Görüşte hem emekçi hem de sermayedar eşit ve özgür bireyler olarak el sıkışıyorlardı. Buna karşılık üretim sürecine girildiğinde görünüşteki eşitliğin ve özgürlüğün yerini eşitsizlik, sömürü ve esaret alıyordu. Marx’tan sonra, onu izleyen ya da ondan etkilenen düşünürler ideoloji kavramını yeniden ve farklı biçimlerde tanımladılar. Bana kalırsa toplumsal rızanın sağlanması ve bunda medyanın rolünü anlayabilmemiz için ideoloji kavramını elverişli tanımlayan kişi, İtalyan düşünür Antonio Gramsci oldu. Gramsci’ye göre ideoloji, sanat, hukuk, ekonomik etkinlik ve kolektif hayatın bütün belirlenimlerinde üstü örtük olarak bulunan dünya görüşüdür. Gramsci açısından ideolojiler, bir fikir sisteminden fazla olarak somut tutumlar esinlendirir ve eylem için yönelimler sağlar. Bundan ötürü bir sınıf öteki sınıf üzerindeki hegemonyasını ideoloji içinde ve ideoloji yoluyla sağlar.
İdeoloji, Gramsci’nin düşüncesinde hâkim sınıfın hegemonyasının sağlanmasında, sürdürülmesinde ve durmaksızın yeniden üretilmesinde temel bir işlev görür. Çünkü hâkim sınıflar yalnızca yönetmekle değil aynı zamanda yönlendirmekle hegemonyayı işler hale getirirler. Hegemonya, bir iktidarın kendi yönetimi için hâkimiyeti altındaki insanların rızasını kazanmak için başvurduğu bütün pratik stratejiler alanıdır. Hegemonya inşa etmek, toplumsal hayatta, bir sınıfın kendi dünya görüşünü bir bütün olarak toplum bünyesine toplum bünyesine baştan sona yayarak ve böylece kendi çıkarı ile toplum çıkarını büyük ölçüde eşitleyerek ahlaki, siyasi ve entelektüel liderlik kurması demektir. Eğitsel, kültürel ve dinsel kuruluşların yanı sıra, medya, başlıca hegemonya araçları arasında yer alır. Toplumsal rızanın inşasında, hegemonyanın kuruluşunda ideolojinin temel rolü kendiliğinden yerine gelmez. Bu işi aydınlar yapar. Gramsci’ye göre aydınlar, ideolojik hegemonyanın tesisinde derece derece rol oynarlar. Hâkim sınıfların dünya görüşü içinde düşünen, onu yeniden üreten ve yayan medya profesyonellerinin ideolojik hegemonyadaki katkısının önemi yadsınamaz. Sermaye dünyası içinden düşünen medya profesyonelleri, toplumsal yaşama etkin bir biçimde katılırlar ve toplumu mevcut dünyanın olabilecek en iyi, ideal ve normal dünya olduğu görüşüne ikna etmek için durmaksızın çabalarlar.
Ana akım medya, ya da büyük medya, hâkim sınıfın fikirlerini savunur. Bunun temelinde medyanın mülkiyet yapısı yatar. Büyük medya organlarına sahip olmak büyük sermaye gerektirir. Büyük sermaye sahibi bir kişi büyük medya sahibi olunca kendi medyasında üyesi bulunduğu sermaye sınıfının egemenliğine aykırı şeyler söyletmez. Bunun kendisine bağlı çalışan gazetecilere, televizyonculara, yapımcılara talimatlar vererek yapmaz. Her gazeteci, televizyoncu ya da yapımcı kendi sınırlarını kendisi bilir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Büyük medyadaki sermaye egemenliği tek tip bir medya gerektirmez. Her bir medya organının yayın programının ağırlık noktaları farklı olabileceği gibi aynı konuya ilişkin yorumlarında, değerlendirmelerinde farklılıklar da olabilir. Fakat bu farklılıklar hâkim sınıfının genel doğrultusundan radikal farklılaşmalar değil, iç tartışmalar ya da nüanslardır. Bu genel doğrultuya radikal bir biçimde itiraz etmek isteyen, bağlı sınıfların hallerini, çilelerini göstermek isteyen medya organlarının işi ise hayli zordur. Fakir sınıflar kendi dünyalarına odaklanacak medya yaratmak için gerekli sermayeyi bulamazlar. Bulabildikleri sermaye ile de büyük medya yaratamazlar. Yarattıkları küçük medyalarda hünerli gazeteciler ve büyük entelektüeller çalıştıramazlar.
Bu genel çerçeveye dayanarak dünyanın başka ülkelerini bir yana bırakalım ve Türkiye’ye hızlı bir bakış yapalım. Türkiye’nin günümüzdeki tablosu fakr-ü zaruret ile zevk-ü sefanın derin çelişkisinin dramatik bir biçimde yaşandığı bir tablodur. Kişisel ya da tekil dramlar bir yana, günümüz Türkiye’sinin gerçek işsiz sayısı 15 milyon civarındadır. Her üç üniversite mezunundan biri işsizdir. Asgari ücret, yoksulluk sınırının üçte birinden daha azdır. Milyonlarca insan açlık sınırının altında yaşamaktadır. İstanbul Tuzla tersaneler bölgesinde gerekli iş güvenliği önlemleri alınmadığı için 2008 yılının ilk altı ayında her on beş günde bir, bir işçi hayatını kaybetmiştir. Buna rağmen fakirlik nedeniyle sonu ölüm bile olsa tersanede çalışmak için kuyruğa girmeye hazır binlerce işçi bulunmaktadır. Gelgelelim, Metin Uca’nın dediği gibi, canlara mal olan sahici iş kazaları değil, mankenlerin “iş kazaları” medyada haber olmaktadır. Bu derin toplumsal çelişkilere karşın hayatın çatışmasız, isyansız sürüp gitmesi büyük kitlelerin kaderlerine razı edilmesiyle, hallerine şükrettirilebilmesiyle mümkün olabilmektedir. Bunda medyanın küçümsenemeyecek bir rolü vardır. Medyada çıkan haberlerin tümü objektif olabilir ve temel habercilik ilkelerine uygun olarak yapılabilir. Buna karşılık, objektifin tutulduğu yer sübjektiftir. Objektifler, tüm yer altı ve yerüstü kaynakları, insan gücü ve yetenekleri harekete geçirildiğinde tek bir yurttaşının bile geceleri aç yatmayacağı bir Türkiye’nin imkânlarına ve koşullarına, çelişkili ve çarpık Türkiye tablosuna çevrilmemekte; mevcut tablo görünmez hale getirilmekte ve sürüp giden hayat makul gösterilmektedir.
Şimdi medya ile siyasal partiler arasındaki ilişkiler üzerinde duralım.
Türkiye’de hükümete talip olan siyasal partiler (istisnalar dışında), iktidara hazırlandıkları dönemde dört ziyaret yaparlar. Amerika Birleşik Devletleri’ne, Avrupa Birliği merkezlerine, TÜSİAD’a ve medyaya. Bu ziyaretlerde yaptıkları şey; sistemin tıkanan kanallarını nasıl açacaklarını, sermayenin daha çok gelişmesi için neler yapacaklarını anlatmaktır. Bunu da medya kanallarıyla anlatırlar. Burada bir paradoksa dikkat çekmek yerinde olur: Siyasi partilerin geneli, yerli ve uluslar arası sermayeye söz verirler, halka ise vaat. Çünkü, siyasi partiler siyasi işleri sermaye adına görürler. Oysa iktidara gelmek için toplumun çoğunluğunun, yani emekçilerin oyuna ihtiyaçları vardır.
Egemen sınıfların genel doğrultusunda bazı tadilatlar yapmak isteyen siyasi partiler, bu amaçlarına ulaşmak için son tahlilde medyayı kontrol etmek ya da kendi medyalarını yaratmak zorundadırlar.
Yakın zaman önce bunun örneğini gördük Türkiye’de. AK Parti, hükümet olmanın imkânlarını da kullanarak kendi iktidarı döneminde kendi medyasını yarattı. Zaten kendisini desteklemekte olan medyayı da güçlendirdi. Bunun ardında yatan şuydu: Türkiye’nin ana akım medyası genel anlamıyla laik ve Batıcı sermayenin sözcülüğünü yapar. Bu medya, laik ve Batıcı sermayenin genel doğrultusuyla çatışmadığı sürece AK Parti’yi destekledi. Buna karşılık, AK Parti’nin bu genel doğrultuyla çatışma, onda bazı temel revizyonlar yapma ihtimali her zaman vardı. Eğer böyle bir çatışma yaşanacaksa söz konusu partinin kendisini her alanda güçlendirmesi gerekiyordu. Kendisini destekleyecek sermaye gruplarını madden güçlendirmeliydi. Sivil toplum kuruluşlarında, işçi ve memur sendikalarında kendisini destekleyecek yandaşlar yaratmalıydı. Devlet katında bazı kritik mevkileri kontrol etmeliydi. Ve bir siyasal yön değişikliği durumunda karşısına geçebilecek büyük medyayla baş edebilmek için kendi medyasını kurmalıydı. İktidar partisi bütün bunları adım adım yaptı. Çünkü önünde önceli olan partilerin deneyimi vardı. Refah ve Fazilet partilerinin kapatılması sürecinde sivil toplum örgütleri, işçi ve sermaye örgütleri ve büyük medya blok olarak hükümetin karşısında yer almıştı. Böylece iktidar partisi yalnızlaşmıştı. AK Parti, bu olumsuz deneyimi gördü. Şimdi ona yönelik ciddi eleştirilerde, AK Parti lehine basın toplantısı yapan işçi ve işveren örgütleri var; kitleleri sokağa sevk edebilecek sivil toplum örgütleri var; eleştirilere vereceği cevapları milyonlara ulaştıracak televizyon kanalları, radyo istasyonları, gazeteleri, dergileri var.
Buradan şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: Siyasal partilerin iktidara gelme ve iktidarda kalma mücadelesi yalnızca seçmen dayanağıyla olamıyor. Medya desteği de gerekli. Medyayı kontrol etmek ya da kendi medyasını yaratmak, bağlı sınıfların siyasal oluşumları için yukarıda belirttiğim nedenlerle çok zor.
Demek ki; medyanın siyasal iktidarların oluşumunda ve kalıcılaşmasında önemli bir rolü var. Fakat bu rolün her zaman belirleyici ya da tayin edici olduğunu düşünmek yanılsama olur. Bir Türk deyimiyle söylemeye çalışırsak, medya, hubbeden kubbe yaratamaz. Bu konuda iki örnek vermek istiyorum; biri görece uzak geçmişten öteki ise yakın geçmişten. Korkmaz Alemdar, Adnan Menderes’in 1950 genel seçimlerinde CHP’nin kendilerine radyoyu propaganda amacıyla kullandırtmadığını, iktidara geldikten sonra 1954 yılında kendilerinin ise bu olanağı CHP’ye tanıdığını hatırlatır ve her iki seçimi de kendi partisinin kazandığını belirterek “Kullanmadık ne oldu? Kullandınız ne oldu?” dediğini aktarır. Adnan Menderes’in bu sözleri medyanın ya da iletişim araçlarının etki gücünün sınırsız olmadığını göstermesi bakımından vecizdir. Gelelim yakın geçmişten vermek istediğim örneğe. Geçtiğimiz yıllarda Türk sağında bir lider boşluğu oluşmuştu. Mevcut liderler hayli yıpranmıştı. O sıralarda ABD’de diplomatik bir görev yapan Mehmet Ali Bayar, sağın yeni lideri olarak olanca medya gücüyle kamuoyuna sunuldu. Bunu rağmen, Bayar, sağın lideri olmak bir yana etkili bir siyasetçi dahi olamadı.
Sanırım, bu bağlamda Cem Uzan örneğini de atlamamız gerekiyor. Hatırlayacağımız üzere Cem Uzan, Türkiye’nin en kısa zamanda en büyük çıkışı yapan siyasal liderlerinden birisiydi. Partisi de en kısa zamanda en büyük çıkışı yapan partilerden biriydi. Bunda Cem Uzan’ın Türkiye’nin en büyük medya patronlarından birisi olmasının etkisi tayin edici denecek kadar büyüktü. Genç Parti ve Cem Uzan’ın yükselişi, bildiğiniz gibi, elinden medyası ve sermayesi alınarak durduruldu.
Şöyle bir toparlama yapmak istiyorum: Medyanın “dördüncü kuvvet” olduğu söylenir. Bu söyleme göre, medya; yasama, yürütme ve yargıyı sürekli olarak toplum adına denetler, eleştirir ya da duruma göre över. Bu kuramsal olarak böyledir ve gayet iyi görünür. Oysa sınıflara ayrılmış, sınıf çelişkilerini derinden yaşayan toplumlarda medyanın genel olarak toplum adına denetleyici, gözetleyici ve eleştirici olması beklenemez. Medya hangi sınıfın elindeyse o sınıf adına denetleyici, gözetleyici ve eleştirici olur.
Medya ve siyaset ilişkisi hakkında konuşurken, günümüzün tılsımlı kavramı olan “küreselleşme” konusuna değinmemek olanaksız. Burada iki noktaya odaklanabiliriz: Birincisi medyanın kendi küreselleşmesi, ve ikincisi küreselleşme ideolojisinin yayımında medyanın küresel ölçekte oynadığı rol.
Küreselleşme olarak adlandırılan süreçle birlikte medya endüstrisi içinde büyük değişiklikler meydana geldiği apaçık. Bir yandan kitle iletişim araçlarının birleşmesi, bir yandan da ulusal pazarların küresel pazara giderek teslim olması bunun göstergeleri. Medya endüstrisi eskisi gibi farklı sektörlere ayrılmış değil. Yani basın, sinema, televizyon, radyo yayımcılığı birbirinden bağımsız ve ayrı ellerde faaliyet göstermiyor artık. Bileşik, eşgüdüm içinde ve aynı ellerde toplanıyor. Medya şirketleri eskisi gibi ulus devlet yönetimlerinin yasal düzenlemeleri doğrultusunda iç pazarda faaliyet göstermiyorlar. Anthony Giddens, bunda bazı faktörlerin etkili olduğunu belirtiyor: Birincisi, küresel medyanın az sayıda ama güçlü ellerde giderek daha çok toplanması. İkincisi, medyada kamu mülkiyetinden özel mülkiyete hızlı bir kayış yaşanması. Üçüncüsü, medya mülkiyetinin kurallarının sınır ötesine yatırım yapmayı ve şirket satın almayı olanaklı kılacak şekilde gevşetilmiş olması. Dördüncüsü, dev medya şirketlerinin yazılı ve görsel malzemeyi kapsayan medya içeriğini üretip dağıtması. Beşincisi medya endüstrisinin farklı kesimlerinden şirketlerin birbirleriyle birleşmeye eğilim göstermesi.
Bunların başlıca iki sonucu var. Birinci sonuç, medyanın küresel ölçekteki “süper şirket”lerinin ortaya çıkması. İkinci sonuç ise bu şirketlerin çoğunun başta ABD olmak üzere Batılı gelişmiş ülkelerde toplanması. Bunların yaratacağı küresel ölçekteki sonuç ise aşikâr. Bu sonuç, dünya kapitalist sistemine yön veren, onu durmaksızın yeniden üreten ve tüm dünyayı baştan başa etkileyecek bir biçimde yayan fikirlerin, tutum alışlarının, gündelik hayat pratiklerinin doğallaştırılması, kabullendirilmesidir. Bütün kitle iletişim araçlarıyla küreselleşme ideolojisi çerçevesinde bize gösterilen hayat, sahici çelişkileriyle, çileleri ve acılarıyla hayatın kendisi değil, içinde yaşadığımız dünyanın olduğu gibi sürüp gitmesini anlatan ve böylece yaşadığımız dünyayı belirleyen bir medyatik hayattır. Medyanın gündelik hayatta nasıl önemli bir yer kapladığını örneklemek için bir araştırmanın sonuçlarını aktarmak istiyorum. İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre, gençlerin yüzde 99’u günün iki buçuk saatini televizyon başında geçiriyor. Yüzde 88’i haftada iki ya da üç gün ikişer saat video izliyor. Yüzde 36’sı aynı süreyi bilgisayar başında ve yüzde 19’u da internet kullanarak geçiriyor. Tarihin sonuna gelindiğine, liberalizm dışında bir ideolojinin mümkün olamayacağına, insanlığın bulup bulabileceği en iyi sistemin işlemekte olan sistem olduğuna ilişkin siyasal söyleme milyarlarca insanın razı edilmesinde medyanın nasıl önemli bir siyasal işlev gördüğünü kim yadsıyabilir?


Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Gökhan Atılgan’ın 17 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “medya ve siyaset ilişkileri” konulu seminer.

BGC üyeleri dayanışma iftarında buluştu

Bursa Gazeteciler Cemiyeti üyeleri 24 Temmuz Basın Dayanışma günü ile birlikte gerçekleşen geleneksel iftar... devamı

“BAYRAM DEĞİL DAYANIŞMA GÜNÜ”

Kolaylı, basında sansürün kaldırılışının yıldönümü nedeniyle yaptığı yazılı açıklamada, “Bas... devamı

Marmara Bayram’ın konusu “Bursa’da sağlık turizmi” olacak

Ramazan Bayramı’nın ilk günü yayınlanacak olan Marmara Bayram Gazetesi’nde ana konu olarak “Bursa’da s... devamı

BGC ÖDÜLLERİ SAHİPLERİNİ BULDU

Bursa Gazeteciler Cemiyeti'nin geleneksel olarak her yıl düzenlediği Gazetecilik Başarı Ödülleri, Basın Kü... devamı

TÜRK BASININDA TARİHİ GÜÇ BİRLİĞİ

Türk Basını için 10 Mayıs yeni bir dönüm noktası oluyor. Gazeteciler Konfederasyonu, yaklaşık 20 bin gaze... devamı