Fikri Sağlar

Fikri Sağlar: FAİL MEÇHUL!

AYDINLARLA YÜZ YÜZE SÖYLEŞİLERİ’NİN 2009 YILI PROGRAMI  ESKİ KÜLTÜR BAKANI FİKRİ SAĞLAR’IN “FAİL MEÇHUL” BAŞLIKLI SÖYLEŞİSİ İLE TAMAMLANDI.

Resmi belgelere göre 17 bin 547 faili meçhul cinayet var. Görenler korktu şahit olmadı. Soruşturmayı yapanlar üzerine gitmedi..
 Bütün iş yurttaşların demokratik haklarına sahip çıkmasında düğümleniyor. Susup oturursak hiçbir şey düzelmeyecek, sürüp gidecek…

Nilüfer Belediyesi, Uludağ Üniversitesi, Bursa Gazeteciler Cemiyeti'nin ortaklaşa düzenlediği "Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri"nin 2009 Nisan/Mayıs programı yazar, eski Kültür Bakanı, siyasetçi Fikri Sağlar’ın “Fail Meçhul” konulu söyleşisi ile sona erdi.


Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Etkinlik Salonu’ndaki söyleşisinde Fikri Sağlar, “Resmi belgelerdeki  sayısı ile  tam olarak ifade etmek gerekirse:  17.547 faili meçhul cinayet var. Bunların bir kısmından Geçici Köy Koruculuğu sistemi  ile bu yapı içindeki bir takım kişiler sorumlu sayılabilir… Düşünün ki, yalnızca Türkiye’nin önemli aydınları değil,  sıradan yurttaşlar, köylüler, işadamları, hatta milletvekilleri herkesin gözü önünde öldürüldü.  Görenler korktu şahit olmadı. Soruşturmaya yapanlar üzerine gitmedi. Gidenler olduysa  da vazgeçirildi ” dedi…
Başbakanlığın görevlendirdiği Kutlu Savaş tarafından hazırlanan ve kamuoyunda “Kutlu Savaş Raporu” olarak bilinen rapordan,  Türkiye’deki “faili belirsiz cinayetler’in işleniş şekline” ve “bu cinayetlerin belli bir bakış açısıyla onaylanmasına”  ilişkin bölümler okuyan Sağlar, “Bütün iş biz, Türkiye Cumhuriyeti  yurttaşlarının demokratik haklarına sahip çıkmasına, bu hakları kullanmak için mücadele etmesine bağlı. İtiraz hakkımızı kullanmaz, sesimizi yükselteceğimiz yerde susup oturursak hiçbir şey düzelmeyecek, faili meçhul’ler de yaşamamızın bir parçası olarak çocuklarımıza, torunlarımıza değin devam edip gidecektir…” diye konuştu.
Fikri Sağlar, söyleşisine, “sevdikleriyle birlikte olmak, bahar akşamının keyfini çıkarmak varken, “Türkiye’nin karanlık, kanlı ve belalı bir yüzünü dinlemeye geldikleri için” dinleyicilere teşekkür ederek başladı. İki hükümette, Kültür Bakanı olarak görev yaptığını hatırlatan Sağlar, gerek düşünüşü gerekse bu görevleri gereği “Türkiye’nin aydınlık tarafıyla, aydınlık yüzüyle”  çok daha ilgili olmasının beklendiğini,  gerçekte böyle olduğunu da söyledi. 

“KİM İTTİ BENİ?” DESEM DE VAZGEÇEMEMEM!
Sağlar, şöyle devam etti: “Ama  ‘karanlık ’  varsa, ‘var’  demek zorundasınız!  Susurluk’ta bir ‘kamyon kazası’ bu toplumdaki tüm cerehatı, tüm çirkinliği asfaltın ortasına boca etmişse ‘görmedim’ diyemezseniz!  Derseniz, ‘aydınlıktan, güzellikten yana’  olduğunuza –başta kendiniz olmak üzere- kimseyi ikna edemez, kimseyi inandıramazsınız!.. Bu bakımdan, ‘Susurluk kamyonu’ birçoklarımız gibi beni de çarptı! Bu işlerle uğraşmak ‘hoş bir iş’ değil! Kabul ediyorum,  ama ‘zorunlu bir iş’ olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Hani ünlü meselde olduğu gibi, ‘Kim itti beni ?’ desem bile, ‘faili meçhul’un üzerine gitmeyi, bu meseleyi sonuna kadar deşmeyi hepimiz gibi bir insanlık gereği, bir yurttaşlık gereği ve görevi saymak durumundayım. Bu yüzden, başka bir şey yapamasam da, bu konular üzerine konuşuyorum ve yazıyorum…
Şunu açıklıkla söylemek gerekiyor: Türkiye’de ‘faili belirsiz’ çok cinayet işlendi, sayısız cinayet işlendi! Aydınlarımız, üniversite hocalarımız, gazetecilerimiz öldürüldü. Resmi belgelere giren sayısi ile tam olarak ifade etmek gerekirse:  17.547 faili meçhul cinayet var Türkiye’de! Bunların bir kısmından, son günlerde sıkça tartışıldığı gibi, Geçici Köy Koruculuğu sistemi ile bu yapı içindeki bir takım kişiler sorumlu sayılabilir, ama hepsinden değil… Geçici Köy Korucuları, karakollara bağlı olarak görev yapıyor. Gece bir çatışma yaşıyor, geliyor karakoldan ‘çatışmada harcadığı’ cephaneyi istiyor. Karakol komutanı da, o ne kadar istemişse, veriyor onu.  Sonra, bakıyorsunuz çarşılarda, meydanlarda bombalar patlıyor. İnsanlar ölüyor… Elbette her şeyi bu sisteme bağlıyor değilim, ama böylesi bir yapı, birçok karanlık faaliyete zemin ve imkan hazırlıyor… Düşünün ki, yalnızca Türkiye’nin önemli aydınları değil,  sıradan yurttaşlar, köylüler, işadamları, hatta milletvekilleri herkesin gözü önünde öldürüldü.  Görenler korktu şahit olmadı. Soruşturmaya yapanlar üzerine gitmedi. Gidenler olduysa da vazgeçirildi… Hikaye, yazık ki  böyle!..
Şimdi;  nasıl oluyor bu? Nasıl olabiliyor da birileri bir yurttaşın, diyelim ki bir avukatın, bir hekimin ya da bir gazetecinin ‘tehlikeli’ olduğuna karar veriyor!  Böyle bir yapı; yani böyle kararlar veren, ve konumunu hukukun, hükümetlerin, parlamentonun, Anayasa’nın üzerinde gören bir yapı var! Ondan sonra ‘tehlikeli’ damgası vurulan her kimse, hangi yurttaşımızsa, aynı yapının harekete geçirdiği birileri tarafından öldürülüyor, öldürülmüş! Görünen budur, olan budur!..
Bir hukuk devletinde böyle bir şey olabilir mi? Oluyorsa, bir demokraside yaşadığımızdan söz edebilir miyiz? Ulusun kayıtsız şartsız egemenliğinden söz edebilir miyiz? Yargı ve yargıç güvencesinden, herkesin güvenlik içinde yaşama hakkından, yasalarda, anayasalarda ifade edilmiş haklarından söz edebilir miyiz?..
Elbette hiçbirinden, hiçbirinden söz edemeyiz…  Can güvenliğimizin olduğundan da söz edemeyiz! Ama bu soruları sormak zorundayız….”

ERGENEKON KONTR-GERİLLADIR!
 NATO’nun, üye ülkelerde “komünizme karşı”  gizli bir takım örgütler ve silahlı güçler oluşturduğunun bilindiğini belirten Sağlar, “Gladyo, Rüzgar Gülü v.s gibi isimlerle adlandırılan bu örgütlerin Türkiye’deki eşdeğeri önce Seferberlik Tetkik Kurulu, ardından Özel Harp Dairesi, ardından Özel Kuvvetler Komutanlığı, ardından da ‘Ergenekon’ diye adlandırılan Kontr-Gerilla’dır” dedi.
Sağlar, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in Kıbrıs Barış Hareketi sırasında, yani 1974 yılında bu örgütle ilk kez yüz yüze geldiğini şöyle anlattı: “Başbakan,Rahmetli Bülent Ecevit’e diyorlar ki: Çok hayati önemi olan, çok büyük, çok yararlı işler yapan bir kuruluşumuzun paraya ihtiyacı var. Örtülü ödenekten bu parayı sağlar mısınız? Söyleyen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin önde gelen bir komutanı. Rahmetli Ecevit, komutana, ‘Bu kadar önemli, bu kadar yararlı bir kuruluşun neden bir bütçesinin olmadığını’ soruyor, haklı olarak. Ecevit’in bu konuda zaten endişeleri ve tereddütleri var.  12 Mart askeri darbesi sonrasında darbecileri protesto etmiş, CHP Genel Sekreterliği görevinden istifa etmiş, darbecilerin şimşeklerini üzerine çekmişti. Diyorlar ki: “Efendim, ‘Bütçesi olmaz, çünkü gizlidir bu örgüt. Şimdiye kadar finansmanını ABD sağlıyordu, ama Kıbrıs Barış Hareketi yüzünden artık karşılamıyor!’…
Bülent Ecevit’e, hatırlayacağınız gibi İzmir Çiğli’de bir suikast düzenlendi.  Hemen yakınından ateşlenen silahın mermisi,  Ecevit’e değil İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsvan’a isabet etti.  İsvan’ı yaralayan silah, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde yok. Bu silah, çok özel bir NATO silahı.  O kadar özel ki, kişinin üzerine zimmetleniyor ve o kişi, bu silahı ancak özel bir izinle kullanabiliyor. ‘Gazlı mermi’ denilen özel bir mermi atıyor. Böyle bir silah!.. 
Ne oldu? Olayın bir suikast olduğu çok açık seçik olmasına rağmen hiçbir şey! ‘Elim bir kaza’ dendi! Kimse tutuklanmadı, kimse soruşturulmadı. Soruşturulamadı… Olay kapandı gitti!…
Kontr Gerilla’nın üzerine giden ikinci kişi,  bildiğim kadarıyla Savcı Doğan Öz’dür…  Doğan Öz, Ankara’da, Ülkü Ocakları’nın bir başkanı olan İbrahim Çiftçi tarafından öldürüldü.  Çiftçi tutuklandı, yargılandı ve ölüm cezasına mahkum edildi. Askeri Yargıtay, Sıkıyönetim Mahkemesi’nin kararını bozdu.  Davanın verildiği mahkeme de,  ’suçu sabit görüp’  bir kez daha aynı cezayı verdi. Yargıtay da bir kez daha reddetti. Sonunda yerel mahkeme hükmünü aynen şöyle kurdu: Sanığın suçu delillerin ve tanıklıkların ışığında her ne kadar sabitse de, Yargıtay kararına uyularak salıverilmesine!..”
Bu iki olay, yani Ecevit’i öldürme girişimi ile Doğan Öz’ün öldürülmesi ve arkasında yargılama sürecinde yaşananlar, Kontr Gerilla’nın devlet içindeki gücünü hiçbir örtüye ihtiyaç duymadan ortaya koyan olaylardır. Ama bunlara benzer başka pek çok eyleminin olduğunu da biliyoruz…”
Sağlar, “Komplo Teorileri” denilip geçilmeyecek bu iki örneğin (Ecevit’e suikast girişimi ve Doğan Öz’ün katillerinin cezasız kalması),  “Türkiye’de demokrasinin gelişmesinin,  hukukun ve hukuk devleti diye formüle edilen devlet yapısının gelişmesinin, kısacası uygarlığın eriştiği değerlerin Türkiye’de  yerleşmesinin  önünde çok önemli engellerin varlığına işaret ettiğine” değinerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

KUTLU SAVAŞ’IN  “SUSURLUK” RAPORU
Dönemin Başbakanı ve ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz, Susurluk olayı sonrasında,  biliyorsunuz –medya olayın üzerine gitmiş, protestolar olmuş, Meclis’te tartışılmıştı Susurluk çetesi-, ortaya atılan iddiaların araştırılmasını istedi. Deneyimli bir devlet adamı olan Kutlu Savaş’ı görevlendirdi bunun için.  O da, içinden çıkabildiği kadar konuyu inceleyip vardığı sonuçları gizli bir rapor halinde Başbakan Mesut Yılmaz’a sundu.  Bunu izleyen süreçte, Kutlu Savaş’ın raporu “sansür”  edilerek de olsa yayımlandı. Orada, bir dizi faili belirsiz cinayetin nasıl ve hangi amaçlarla işlendiği anlatılıyor. Bunların bir kısmı da belli bir bakış açısından onaylanıyor üstelik. Örneğin, Musa Anter’i öldürenlerin, sonradan ‘yanlış kişiyi öldürdüklerini düşünüp pişmanlık duyduklarına “ da  yer veriliyor.  ‘Yanlış kişi’ olmasa ‘mesele’ de yok! Demek ki, devletin içinde, dışında kendini herkesin ve her şeyin üzerinde gören bir yapı var!..
Buradan şuraya gelmek istiyorum: Bütün iş, biz Türkiye Cumhuriyeti  yurttaşlarının demokratik haklarına sahip çıkmasına, bu hakları kullanmak için mücadele etmesine bağlı! İtiraz hakkımızı kullanmaz, sesimizi yükselteceğimiz yerde susup oturursak hiçbir şey düzelmeyecek, faili meçhul’ler de yaşamamızın bir parçası olarak çocuklarımıza, torunlarımıza değin devam edip gidecektir. Bütün iş bizde, yurttaşların tutumunda düğümleniyor…
Şunu açıklıkla kavramak gerekiyor:  Güvenlik birimleri, yüksek yerlerden emredilen ‘gizli ve derin’ faaliyetlerin önünde duramaz! Cinayeti gören, cinayeti gördüğünü söylemezse, tanıklık etmesi istendiğinde kaçınırsa savcılar, yargıçlar da duramaz!... 
TBMM  Faili Meçhul Cinayetler Komisyonu, bugün  ‘Ergenekon’  davası nedeniyle gündeme gelen birçok olaya, birçok konuya yıllar öncesinden dikkat çekmişti. Ama o zamandan bu yana ciddi bir mesafe alınamadı.  Oysa, TBMM’nin Faili Meçhul Cinayetler Komisyonu’nun ortaya koyduğu bulgular izlenebilseydi, sonrasındaki karanlık eylemler önlenebilir, çeteler ortaya çıkarılabilirdi. Ama olmadı! Çünkü her şeyden önce toplumun sorunlara duyarlık göstermesi, ihmal ve savsaklamaya göz yummayacağını göstermesi, kısacası toplumun demokrasi için sesini yükseltmesi gerekiyor…
Ergenekon davasıyla ilgili olup bitenlerin,  bir de bu çerçevede görülmesi lazım. Her ne kadar; ‘hukukun dışına çıkılması’, ‘masumiyet karinesinin ihlali,’ ‘siyasi baskı kurma görüntüsü’, ‘insan haklarının gaspı’ gibi, birtakım temel değerleri zedeleyen ya da düpedüz yok eden uygulama söz konusu ise de bu dava, ‘geçmişi hatırlamak’ ve ‘bugüne daha dikkatli bakmak’ gibi çok önemli bir yarar sağlıyor!..
Doğrusu, bu da az şey değildir! Neden değildir? Çünkü sözünü ettiğimiz o,  ‘kendini her şeyin ve herkesin üstünde gören yapı’ her yere sızmış;  devletin içine olduğu kadar dışına da yayılıp yuvalanmış! Cinayet işlemiş! Katliamlar uygulamış! Bugün bunu hatırlamak, böylesi bir yapının varlığını ve tehditini hissetmek yarına bakışımızı doğrudan etkileyecektir…
Yalnız, unutmamak gerekiyor: Yolu açacak olan halkın gücüdür, halkın arzusu ve ısrarıdır. Bu yüzden tekrarlamak gereğini duyuyorum: Her şey, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olarak bizlerin tutumunda düğümleniyor…

DEMOKRASİ VAR MI  YOK mu?
Sağlar, “Bir dönemin önemli güvenlik görevlilerinden ve önemli bir güvenlik biriminin başındaki bir kişinin, ‘Asker artık darbe yapamaz. Çünkü yüz yirmi bin kişilik özel örgütlenmiş güvenlik birimi var…’  diye konuşmuşken,  gösterilen tepkiler üzerine bu sözlerinden vazgeçip , ‘Ben öyle demedim’ dediğini, bütün bunların da gazetelere yansıdığını”  hatırlattı.  Türkiye’de, tanıkların önünde söylenmiş, gazetecilerin teypleri tarafından da kaydedilmiş açıklamaların bile “yalanlanmasının” alışılmış bir durum olduğunu anlatan Sağlar, “Açıktır ki, ‘Asker darbe yapamaz, biz varız’ şeklindeki bir ifade uydurulamaz! Uydurulsa bile, on gazetenin onunda da aynı içerikle yayınlanamaz” dedi. İlgili kişinin sözlerinin,  bir bakıma, “Asker darbe yapamaz, ama biz yapabiliriz!” anlamına geldiğini kaydeden Sağlar, “her şeye karşılık” Türkiye’nin  “küçük, küçücük adımlarla da olsa”, demokratik bir hukuk devleti olma yolunda yürüdüğünü düşündüğünü de sözlerine ekledi. Sağlar, “Biraz daha çaba göstermemiz gerekiyor. Sonunda ‘ışığı görebilecek’ bir yere gelebiliriz;  gerçek anlamıyla demokratik bir hukuk devleti de olabiliriz” diye konuştu.
“Pekiyi, demokratik hukuk devleti değil miyiz?” diye sorulabileceğini kaydeden Fikri Sağlar, şöyle devam etti:
“Türkiye, gerçekten demokratik bir hukuk devleti olsaydı;  Türkiye’de, gerçekten demokrasi olsaydı,  bu konularda Meclis’ten medyaya her ortam ve platformda bunca yıldır tartışmamıza ve daha da tartışacak olmamıza gerek kalmazdı! Şimdi şöyle söylesem:   ‘Türkiye de demokrasi yok, demokrasi oyunu var!..’ desem, bu sözlerim size ‘beklenmedik’, veya ‘irkiltici’  gelir mi?  ‘Saçmaladığımı’ düşünür müsünüz? Hayır! Oysa gerçek bir demokraside, böyle bir söz edilemez, edilse de kimse ciddiye almaz…
Demokrasinin temel kuralı ülkeyi halkın yönetebilmesi değil midir?  Halk mı yönetiyor Türkiye’yi? Tabii ki, hayır!  Bu yolda tek engel olmasa bile, en başta gelenlerinden biri demokrasiye izin vermeyen ‘Siyasi Partiler ve Seçim Yasası’!..  Bu yasa, siyasi partilerin, genel merkezlerindeki bir avuç  ‘polit büro’  üyesi ile, hiç kimseyi dinlemek zorunda kalmadan partinin politikasını belirlemesine, kadrolarını seçmesine, genel seçimlerde ve yerel seçimlerde adaylarını tesbit edip halkın önüne götürmesine olanak veriyor. Polit büro, eski komünist partilerin merkez komitesinin içinden seçilen ama pratikte onun da, genel kurulun da üstünde yer alan bir yürütme kuruluna verdikleri isim. Bizim ‘büyük’ siyasi partilerimizin ‘lider’ yönetimi, iktidarı ve muhalefetiyle,  eski komünist partilerin polit bürolarının sahip olduğu merkezi yönetim erkini gölgede bırakır! Bu polit büroların elinde kadim partiler erimiş, parti örgütleri neredeyse yok olmuştur. Hakkını teslim etmek lazım, parti örgütü yok olurken yerini yerel çıkar hesapları yapan, taşra ile merkezin karşılıklı gizli anlaşması ile oluşturulmuş gruplar almıştır. Bunların birbiriyle bağları çıkarsız parti üyeliğinden kaynaklanan bağlardan çok daha sıkı olmasının yanında, çok da farklıdır. Yerel kongrelerde genel merkez onları; onlar da büyük kongrede genel merkezi seçiyor. Herkes halinden memnun! İtiraz etmeye kalkışan, dışlanarak, hakaret görerek, ihraç edilerek bedelini ödüyor!..

“YOK BİRBİRİMİZDEN FARKIMIZ”
“‘ Demokrasinin vazgeçilmez ögesi”  olarak tanımlanan siyasi partilerimiz’, işte yıllar yılı süren böylesi bir yozlaşma sürecinden geçti ve günümüzde artık bu sürecin tamamlandığını söyleyebiliyoruz.  Bugünkü  partiler, bir lider etrafında kenetlenmiş, varlık sebeplerini onda bulmuş birtakım çıkar gruplarının  ‘paylaşım’ mekanizması olmuştur,  yazık ki. Parti programı, parti ilkeleri, partinin ideolojisi, partinin ülke sorunları için çözüm projeleri, önermeleri hak getire! Bir gün ‘sağcı’, ertesi gün ‘ solcu’ veya ‘liberal’, veya ‘dinci’ olabiliyorlar. Parti tabanı denilen parti üyeleri kitlesinin, partinin yöneticileri üzerinde, programı üzerinde hiçbir etkinliği yok!..
Yakın zamana kadar, her seçim öncesi partiler yapacaklarını içeren “seçim bildirgeleri” açıklardı. Halka, bir deklerasyon vermiş olurlardı bununla.  Şimdi seçim bildirgesi yerine kömür, makarna, çekyat ve çamaşır makinesi veriliyor.  Siyaset, ‘oy eşittir rant’ anlayışına indirildi... Yani ülkenin kalkınma projeleri, ülkenin çıkarı, ülkenin geleceği, dış politikası, halkının refahı, güvenliği,  sağlığı gibi siyasetin en önemsenen konuları artık o kadar da önem taşımıyor! Önem taşımadığı için de konuşulmuyor. Liderin keyfi yönetimi, keyfi söylemi,  parti üyesinin iş ve ihale alma, tayin yaptırma ya da çocuklarına iyi işler bulma olanağı ile dengelenmiş görünüyor. İktidar partisi mensubu olmak, iktidar partisinin önde gelenleriyle yakın olmak toplumda yüksek itibar görmenin en önemli aracı. Böyle bir yapıdan gelen göstermelik temsilciler, çokça kendilerine ve yandaşlarına, eser miktarda da seçmenlerine ‘rant’ sağlamayı ‘siyaset yapmak’ olarak görüyor. Başka bir seçenek göremeyen veya başka bir seçeneği ‘gerçekçi’ görmeyip aramaktan vazgeçmiş seçmen de, bu siyaset yapma tarzını giderek benimsiyor ve alkışlıyor!…
Partiler arasındaki ‘fark’, ilkelerde, programlarda ve projelerde kendini gösteremeyince yalnızca kavga ve çekişmeleri sırasında belirginlik kazanıyor. Bu yüzden sık sık kavga ediyorlar, farklarını göstermek için.  Bu konuda o kadar ileri gidiyorlar ki, argoda yakası açılmadık sözcükleri bile esirgemiyorlar birbirlerinden. Akıl almaz şekilde ‘cesurlar’ kavgalarında. Çünkü iktidarı denetleyen muhalefet olgusundan, muhalefeti denetleyen toplum olgusundan habersiz olmakla bir şey kaybetmiyorlar. Lider, seçim meydanında: ‘Benim vatandaşım…  Benim valim… Benim milletvekilim’ diyor, ama yalnızca alkışlanıyor! Bir demokraside, bir parti liderinin vatandaşları, valileri, milletvekilleri olmaz! Olursa, orada demokrasi olmaz!
Buna demokrasi değil, ancak demokrasiyi oynamak diyebiliriz! Demokratik bir hukuk devleti olamadığımız için, bir karikatürü demokrasi diye önümüze sürenler hiçbir yaptırımla karşılaşmıyor. Parti içi demokrasi işlemiyormuş, kongreler liderin istediği gibi başlayıp istediği gibi bitiyormuş, seçmen iradesinin yerine lider iradesi geçmişmiş, umursamıyoruz!

HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNE İNANMAK
Fikri Sağlar, Türkiye’deki siyasi demokrasiye ve siyasal partilere yönelik bu eleştirilerin “hoşa gitmese de”, paylaşılan bir gerçeği yansıttığının siyaset adamlarınca da reddedilmediğini  ve  “özel sohbetler sırasında siyasi partilerin kimi önde gelenlerinin benzer yargılarını ortaya koymaktan kaçınmadıklarını” söyledi.
Sağlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin farklı dönemlerdeki hükümetlerinde bakan olarak görev yaptığını, bakanlık yapmadığı dönemlerde de TBMM komisyonlarında aktif olarak çalıştığını hatırlatarak, “Korkarım ki; ‘Yalan, dolan, aldatmaca, şantaj ve rüşvet kuralları’ ile oynanan ‘demokrasi ve hukuk’ oyunu sonunda arabayı devirecek! Araba devrildiğinde yol göstereceklere söylemek gerekiyor: Yol gösterecekseniz şimdi gösterin; iş işten geçtikten sonra değil! Yol da şudur: Türkiye’de biteviye ‘Tek adam’ları, ‘tek lider’leri yaratan ‘siyasi partiler ve seçim yasaları’ değişmezse, ‘hukuk guguğa, demokrasi diktatörlüğe’ dönüşür! Bundan kaçış olabileceğini sanmıyorum…” diye konuştu. Sağlar, şöyle devam etti:
“Çok söylenir: Demokratik bir hukuk devletinde ’yasama, yargı ve yürütme erkleri’ ayrıdır! Buna hukukta, ‘güçler ayrılığı prensibi’  denmektedir… Ama, bizde,  demokrasinin bu ‘güçler ayrılığı’ ilkesi ne kadar vurgulanırsa vurgulansın,  ona uyulması beklenmez! Yürütme erkini elinde tutan, ‘Milli iradeyi’ temsil ettiğini öne sürüp güçler ayrılığını kendi gücü içinde görmek ister! Örneğin,  bugünkü durumda,  ‘Yasama organı’ içinden çıkan ‘yürütme’, yargının en üst kurulu olan ‘Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ içinde Adalet bakanı ve Adalet Bakanlığı Müsteşarının bulunması ile hem yargıyı, hem de yasamayı yönlendiriyor. Örneğin, Başbakan,  ‘Anayasa değişikliği çalışmalarına başlamak için Meclis Başkanının devreye sokulacağını’ söyleyebiliyor.  Sanki emrindeki bir kişiyi görevlendirecekmiş gibi… Aslında bir ‘sürc-i lisan’ hali değildir bu! Bilinen bir gerçeğin yinelenmesidir yalnızca! Çünkü Türkiye’deki demokratik yaşamın ‘tek hakimi’ Başbakan!.. Parti onun, Hükümet onun, Meclis onun, Milletvekili, vali, kaymakam, emniyet müdürü v.b. onun! Böyle olunca yargı erkinin de onun olması lazım!..
Şimdi bakın; ’Ergenekon davası’,  AKP ve yandaşları tarafından her fırsatta ve her vesileyle ‘hukukun üstünlüğüne’ inanmanın bir kanıtı, bir göstergesi olarak sunulmaktaydı. Hatta, Başbakanın çok yersiz olarak, ‘Ben bu davanın savcısıyım’ demesi bile AKP’nin hukukun üstünlüğüne verdiği değerin bir ifadesi sayılıyor, öyle savunuluyordu!  Aynı insanlar, ‘Yüksek Seçim Kurulunun’ seçim sürecinde, Tunceli ve diğer kimi kentlerde çamaşır makinası, buzdolabı,vs. dağıtılmasını  ‘seçim yasasına’ aykırı bulmasına şiddetle karşı çıktılar. Yardımları dağıtmak değil önlemek durumunda olması gereken valiyi,  dağıtımı sürdürdüğü için kutlayıp ödüllendirdiler.  Yüksek Seçim Kurulu’nun bu konuda savcıları göreve çağırmasını da “çizmeyi aşmak” olarak değerlendirdiler!  Bunun Türkçesi, kararları ‘kesin’ olan YSK’yı tehdit etmek, seçim yasası ile bu yasanın öngördüğü yasakları tanımamak, dolayısıyla işine gelmediği yerde hukuku dışlamaktır…
Oysa, hukukun üstünlüğüne inanan ülkelerde yasalara uymak, herkesten önce yürütmeye düşer! Demokratik hukuk devletlerinde yasalarla bağlanmayan bir yürütme gücü, ‘tehlikeli’ kabul edilir. Güçler ayrılığı prensibi’nin temelinde de bu anlayış bulunmaktadır…”
Fikri Sağlar, söyleşisini tamamladıktan sonra salon girişindeki kitap standında okuyucalarına kitaplarını imzaladı, ardından da BGC Basın Tarihi Müzesini gezdi ve BGC anı defterini, izlenimlerini yazıp imzaladı.

2009 SÖYLEŞİ PROGRAMI TAMAMLANDI
Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri 2009 programı Nilüfer Belediyesi, Uludağ Üniversitesi ve Bursa Gazeteciler Cemiyeti’nin paydaşlığında 13 Ocak 2009 günü Ufuk Uras ve Ercan Karakaş’ın konuk olduğu iki söyleşi ile başlamıştı.
Söyleşilerin ilki Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Etkinlik Salonu’nda, ikincisi de izleyen günde Uludağ Üniversitesi Rektörlük Konferans Salonu’nda yapılmıştı. Genelde bu sıraya uyularak gerçekleşen ve güncel siyaset sorunları kadar, düşün, sanat konularının da ele alındığı söyleşilere bu güne değin şu konuklar katıldı:
Ufuk Uras, Ercan Karakaş, Faik Bulut, Erdoğan Aydın, Aydın Boysan, Refik Durbaş, Orkun Uçar, Suheyl Batum, Hüsamettin Cindoruk, Nilüfer Açıkalın, Pelin Batu, Yalçın Küçük, Nihat Genç, Ahmet Telli, Şükrü Erbaş, Afşar Timuçin, Mehmet Coşkundeniz, Leman Sam, Mehmet Faraç, Can Ataklı, Erdal Sarızeybek, Ahmet Hakan, Fikri Sağlar…
Programın tamamlanması vesilesiyle BGC’den yapılan açıklamada, 13 Ocak 2009 gününden bu yana devam eden Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri’nde, 2009 yılına ilişkin programın 27 Mayıs 2009 günü eski Kültür bakanlarından Fikri Sağlar’ın “Fail Meçhul” başlıklı söyleşisi ile tamamlandığı hatırlatıldı.
Açıklamada, Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Etkinlik Salonu’nda gerçekleşen, ardından Uludağ Üniversitesi Rektörlük Konferans Salonu’nda yinelenen söyleşilere dinleyici katılımının binler düzeyinde olduğu ifade edilirken, Bursalıların bu ilgisinin benzer programları düşünecek kurumlar için teşvik edici olacağına dikkat çekildi. 2009 döneminde  alanlarında yetkinlik sahibi 23 katılımcı ile yapılan Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri’nin başarısında Nilüfer Belediyesi ile Uludağ Üniversitesi’nin büyük pay sahibi olduğuna yer verilen açıklamada, Bursa Gazeteciler Cemiyeti ile Bursa basın topluluğunun bu iki kurumumuza teşekkür borçlu olduğu ifade edildi. Açıklamada, Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri’nin, önümüzdeki dönemde de devam edeceği,  program paydaşlarıyla 2009-2010 programını oluşturmak üzere şimdiden çalışmalara başlandığı bildirildi.
Fotoğrafaltı

1“Susurluk’ta bir ‘kamyon kazası’ bu toplumdaki tüm cerehatı, tüm çirkinliği asfaltın ortasına boca etmişse ‘görmedim’ diyemezseniz!  Derseniz, ‘aydınlıktan, güzellikten yana’  olduğunuza –başta kendiniz olmak üzere- kimseyi ikna edemez, kimseyi inandıramazsınız!  Bu işlerle uğraşmak ‘hoş bir iş’ değil! Ama ‘zorunlu bir iş’ olduğunu da kabul etmek gerekiyor.  ‘Kim itti beni ?’ desem bile, ‘faili meçhul’un üzerine gitmeyi insanlık gereği, yurttaşlık gereği ve görevi saymak durumundayım.

2 Nasıl olabiliyor da birileri bir yurttaşın, diyelim ki bir avukatın, bir hekimin ya da bir gazetecinin ‘tehlikeli’ olduğuna karar veriyor!  Bir hukuk devletinde böyle bir şey olabilir mi? Oluyorsa, bir demokraside yaşadığımızdan söz edebilir miyiz? Ulusun kayıtsız şartsız egemenliğinden söz edebilir miyiz? Yargı ve yargıç güvencesinden, herkesin güvenlik içinde yaşama hakkından, yasalarda, anayasalarda ifade edilmiş haklarından söz edebilir miyiz? Elbette hiçbirinden, hiçbirinden söz edemeyiz… 

3 Ecevit’e, hatırlayacağınız gibi Çiğli’de bir suikast düzenlendi.  Ateşlenen silahın mermisi,  Ecevit’e değil Mehmet İsvan’a isabet etti.  İsvan’ı yaralayan silah, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde yok. Bu silah, çok özel bir NATO silahı.  O kadar özel ki, kişinin üzerine zimmetleniyor ve kişi, bu silahı ancak özel bir izinle kullanabiliyor. ‘Gazlı mermi’ denilen bir mermi atıyor. Ne oldu? Olayın bir suikast olduğu açık, ama ‘elim bir kaza’ dendi. Kimse tutuklanmadı, kimse soruşturulmadı. Soruşturulamadı… Olay kapandı gitti!…

4 “Bütün iş, biz Türkiye Cumhuriyeti  yurttaşlarının demokratik haklarına sahip çıkmasına, bu hakları kullanmak için mücadele etmesine bağlı! İtiraz hakkımızı kullanmaz, sesimizi yükselteceğimiz yerde susup oturursak hiçbir şey düzelmeyecek, faili meçhul’ler de yaşamamızın bir parçası olarak çocuklarımıza, torunlarımıza değin devam edip gidecektir. Bütün iş bizde, yurttaşların tutumunda düğümleniyor.  Güvenlik birimleri,  ‘gizli ve derin’ faaliyetlerin önünde duramaz!

Özgeçmiş


Fikri SAĞLAR
Mut, Mersin  1953. Türk siyasetçi ve yazar.
İlkokulu Mersin’de, Orta okul ve liseyi İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nde okudu. Yüksek öğrenimi, Haçettepe Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nü bitirerek tamamladı.
TBMM’nin 17, 18, 19 ve 20. Dönemlerinde  SHP ve CHP Mersin Milletvekili olarak görev yaptı. 49,50 ve 52. Hükümetlerde Kültür Bakanlığı ile Denizcilikten Sorumlu Devlet Bakanlığı görevlerini üstlendi. 
Milletvekili olarak Meclis’te bulunduğu dönemlerde TBMM Başkanlık Divanı Üyeliği, TBMM Kültür Sanat Yayın Kurulu, Plan ve Bütçe Kamu İktisadi Teşekkülleri, Milli Savunma, Milli Eğitim Komisyonu Üyelikleri ile Horzum ve Anadolu Bankası Usulsüzlük Komisyonu ile Susurluk Kazası ve Çeteleşmeyi Araştırma Komisyonlarında çalıştı. Siyasi yaşamında Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP)  Genel Sekreterliği ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcılığı, CHP  Genel Sekreter Yardımcılığı ve CHP MYK Üyeliği gibi görevlerde bulundu. Milletvekili olarak gerek faili meçhul cinayetler konusunda gerekse hükümetleri ve Meclis’i ilgilendiren birçok başka konuda kapsamlı araştırma ve soru önergeleri verdi, çok sayıda TV programına katıldı, gazete yazıları yazdı. Yankı ile Yannis adlı çocuk hikayeleri ile "Kod Adı Susurluk" ve "Ulusaldan Evrensele Çağdaş Kültür" isimli 4 ciltlik kitapları bulunmaktadır. Siyasetçi olarak çeşitli kurum ve kuruluşlardan aldığı ödüller vardır. Devlet Sanatçısı Serap Sağlar’la evlidir. Oyuncu Gerçek Sağlar’ın babasıdır.

Kolaylı: Medya özgür olmalı

Kolaylı, 24 Temmuz Basın Dayanışma Günü nedeniyle açıklama yaparak basın özgürlüğünün önemine dikka... devamı

BGC'LİLER İFTARDA BULUŞTU

Her yıl geleneksel olarak düzenlenen iftar yemeği, gazetecileri ve ailelerini buluşturdu. devamı

Marmara Bayram’ın konusu “Bursa’da kentsel dönüşüm”

Ramazan Bayramı’nın ilk günü yayınlanacak olan Marmara Bayram Gazetesi’nde ana konu olarak “Bursa’da k... devamı

BGC Başarı Ödülleri Yarışması sonuçlandı

163 eseri tek tek değerlendiren 7 kişilik BGC Jürisi, toplam 16 başarı, 18 mansiyon ödülü verdi. devamı

BGC YUNUSELİ KONUTLARINDA ELEKTRİK ABONELİKLERİ BAŞLADI

BGC Yunuseli konutlarında elektrik aboneliklerini internet üzerinden veya Merinos’taki hizmet binası ile Agor... devamı