“Gazeteci Ne Umar, Ne Bulur?”

Bu sayfa 2012-04-12 14:27:07 tarihinde yayınlandı ve 3772 kez okundu.

Yüz Yüze Söyleşileri Saygı Öztürk, Ragıp Duran, Fikri Akyüz’le devam etti


Nilüfer Belediyesi, Uludağ Üniversitesi ve Bursa Gazeteciler Cemiyeti’nin birlikte düzenlediğ Yüz Yüze Söyleşileri, Basın dünyasının üç ünlü ismi Saygı Öztürk, Ragıp Duran ve Fikri Akyüz’ün katıldıkları “Gazeteci Ne Umar, Ne Bulur?” başlıklı söyleşi ile devam etti.  Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Etkinlik Salonu’nda gerçekleşen,  Bursa Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nuri Kolaylı’nın yönettiği söyleşide;  Öztürk, Akyüz ve Duran günümüz koşullarında gazeteciliğin,  gazetecilik dolayımında da Türkiye’nin güncel sorunlarını değerlendirdiler. Söyleşi’yi yaklaşık 100 katılımcı izledi.

Bursa Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nuri Kolaylı, söyleşiyi başlatmadan önce yaptığı kısa konuşmada, söyleşilere yeterli ilginin gösterildiğinin söylenemeyeceğini belirterek, “Belki de, Yüz Yüze Söyleşileri’ne son vermenin zamanı geldi.  Öyle anlaşılıyor ki, Yüz Yüze Söyleşileri’nde Bursa’da doyum noktasına varılmış. Bir dönem daha sürdürmek gerekir mi, bilmiyorum, emin değilim” diye konuştu.

Kolaylı, giriş konuşmasının ardından katılımcıları sahneye davet etti ve ilk sözü Saygı Öztürk’e verdi.

 

YALNIZCA GERÇEĞİ YAZARIM

Saygı Öztürk, “Gazeteci ne umar, ne bulur” sorusuyla başladığı konuşmasında:  “Valla, her sabah yeni bir gün, her sabah yeni bir başlangıç ve yeni bir iş, gazeteci için. Diğer mesleklerdeki gibi bıraktığı yerden devam etmez gazetecinin işi. Dün, dünde kalmıştır ve yeni başlayan günde yapacakların veya yapmak zorunda olacaklarınla hiçbir ilişkisi kalmamıştır.  Sabahına uyandığın gün, kısmetine ne çıkarsa işin odur, onu yaparsın ve o gün bitirmek zorundasındır o işini. Genel rutin böyle yürür” dedi.

Öztürk, yaklaşık 35 yıldır gazetecilik yaptığını hatırlatarak, kimi durumlarda çok tehlikeli koşullar altında çalıştığını söyledi.  Güneydoğu Anadolu’da mayınlanmış arazide haber kovaladığını; 12 Eylül askeri yönetimi döneminde sıkıyönetim mahkemelerindeki davaları izlediğini ve bu davaların içeriği ile seyri üzerine yazdığını ifade eden Öztürk, şöyle devam etti:

“Bunların hiçbirini günümüzdeki koşullarla kıyaslayamıyorum.  Bugün gazeteciler, sabahları endişeyle uyanıyor, akşamları da endişeyle uyuyorlar.  Sabahleyin evden çıkarken, köşede park etmiş aracın içindekilerin polis olup olmadığını denetlemek gereği duyuyorlar. Eğer o araç bir minibüs ise, bu tehlike işareti.  Çünkü gazetecileri tutuklamaya minibüsle geliyor polis. Akşam eve dönerken de, ister istemez aklından geçirdikleri:  ‘Acaba, bugün yazdıklarım yüzünden başım belaya girer mi? Acaba hakkımda soruşturma veya kovuşturma açılır mı?’ oluyor…

 Eve dönüyor, televizyonun karşısına oturuyorsunuz,  sizin gazetenizin reklamı geliyor ekrana, o da ne? ‘Yarın bombayı patlatıyoruz’ diyor! ‘Eyvah’, diye yerinizden fırlıyorsunuz.  Çünkü okuduğunuz kimi iddianameler ile siyasilerin kimi demeçleri geliyor aklınıza. Bomba patlatmakla masum gazetecilik, habercilik veya köşe yazısı pekala birbiriyle irtibatlı olabiliyor, biliyorsunuz!  O gün sizin yazdığınız da bu çerçevede değerlendirilirse ne olacak? Uykularınız kaçıyor tabii…”

Gazetecilik mesleğinin gerilimi yüksek bir meslek olduğunu da ifade eden Öztürk: “Gece yarısı telefon çalar, ‘Dağlıca’da 15 şehit verdik’ derler. Başka bir gün, bir deprem haberi alırsınız veya o haberi yerle bir olmuş evlerin, perişan olmuş insanların arasından siz verirsiniz. Bu yüzden acıyı, kederi, yası, infiali herkesle birlikte yaşar gazeteci. Bu yüzden derdi, hastalığı çoktur. Gazeteciliğe adım attığınız gün, bu hastalıkları meslekle birlikte sırtınıza almış olursunuz!”

Günümüzde çok önemli davaların görüldüğünü kaydeden Öztürk, gazeteci için bunları yazmanın, kalın perdelerin ardındakileri öne çıkarmanın bir görev ve sorumluluk olduğunu söyledi. Öztürk, şöyle devam etti:

“Ne var ki sizin yazmanız da yetmiyor. Ertesi gün bakıyorsunuz, başka hiçbir gazete o haberi vermemiş. Hiçbir televizyon, sizin gördüğünüzü, işittiğinizi işitmemiş! Bu da, o haberin değerini törpülüyor, aşındırıyor elbette. Ama beni, hiçbiri ilgilendirmiyor. Yalnızca gerçekleri yazmaya, gerçekleri anlatmaya devam edeceğim. Bunun bir bedeli var, onu da göğüslerim. Örneğin,  başbakanlık akredite etmiyor beni. Başbakanlık katında hiçbir haberi izleyemem. Başbakan’ın yurtdışı gezilerine katılamam. Gazetemin olanakları ile gitsem bile, korumaları yanına yöresine yaklaştırmazlar. Demecini, fotoğrafını alamam. Ama biliyorum ki, 12 Eylül’de erk sahiplerinin çevresini kuşatan zevat, nasıl büyük bir hızla değiştiyse, bugünkü zevat da aynı hızla değişecektir. Ne yapalım, Türkiye’de işler böyle yürüyor.”

YANDAŞIM, ‘YANAŞMA’ DEĞİLİM

Fikri Akyüz konuşmasına, özgeçmişine ilişkin bir düzeltmeyle başladı.  BGC Başkanı Kolaylı’nın, özgeçmişini okurken, “Fikri Akyüz, Yeni Aktüel yazarı” dediğini hatırlatan Akyüz,  “Özgeçmişine ilişkin bilgiyi iletirken öyleydi, ama şimdi değil” dedi.  Akyüz, basının günümüzdeki durumu ile koşullarının anlaşılmasına yardımcı olacağını düşündüğü için Yeni Aktüel’den ayrılmasının öyküsünün de bilinmesi gerektiğini ifade ederek, şöyle sürdürdü:

“Sabah Grubu bünyesindeki Yeni Aktüel Serhat Albayrak’ındır. Aydın Doğan’ın, Ozan Kütahyalı ve Nagehan Alçı ile evlerindeki yemekte buluştuklarını yazdım diye,  Serhat Albayrak hakaret etti.  Olay şöyle oldu:  Ama önce, ‘Serhat Albayrak kim?’ diye soranlar olabilir. Serhat Albayrak Yeni Aktüel’in patronu, dolayısıyla benim de patronumdu.  Başbakan Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın da ağabeyidir. Başbakan’ın damadı, biliyorsunuz Çalık Holding’in yönetim kurulunun başında. Serhat Albayrak ise aralarında Sabah, Takvim, ATV, Ahaber, Yeni Aktüel gibi yayın organlarının bağlı olduğu Turkuvaz grubunun başında… İşte, o yazımdan sonra Serhat Albayrak’ın asistanı beni aradı, ‘Serhat Bey, sabit telefondan görüşmek istiyor’ dedi.  Ergenekon’un 1 numarasını açıklamak için aramadı tabii, onun yerine ‘Sen nasıl olur da benim yazarlarım Sevilay Yükselir ve Rasim Ozan’a çakarsın. Habire bana, grubuma, yazarlarıma çakıp duruyorsun. Benim adımı niye o yazıda geçiriyorsun’ dedi. Ne demişim ben:  ‘Hükümetle arasını sıcak tutmak isteyen Aydın Doğan, Rasim Ozan kanalıyla Serhat Albayrak üzerinden bunu gerçekleştirebileceğini düşünmüştür’ demişim.  Şimdi bu cümleden, ‘Serhat Albayrak ile Aydın Doğan birlikte iş pişiriyorlar’ anlamı çıkar mı? Biraz Türkçe bilen bu anlamı çıkarmaz. Ama o böyle bir anlam çıkarmış.  Bununla da kalmadı, ‘Senin işin gücün bize çakmak, sen hasetliğe devam et’  diyerek telefonu yüzüme kapattı. Para mı, onur mu? Tabii ki onur! Yeni Aktüel yazarlığından istifa ettim ben de…”

Akyüz, Başbakan Erdoğan’ın bazı gazeteler ile gazetecileri davet etmemesini ‘yanlış’ bulduğunu, ancak bunu eleştirenlerin geçmişte Genelkurmay Başkanlığı’nın da Zaman ile Yeni Şafak gazetelerinin muhabirlerini akredite etmediğini unutmamaları gerektiğini söyledi.  Gazeteciler arasında böylesi bir ayırım yapılmasının onaylanamayacağını ifade eden Akyüz,  konuşmasının şöyle sürdürdü:

“Eğer bir gazete şiddetin, savaşın, terörün propagandasını yapmıyorsa, ister sağda ister solda olsun, ideolojisi ne olursa olsun, o bir gazetedir.  En muteber kabul ettiğin gazete gibi bir gazetedir! Onun muhabirine, yazarına, muteber kabul ettiğinin muhabirine, yazarına nasıl davranıyorsan öyle davranacaksın! Devlet, hükümet senin mülkün değil ki! Ama bir gazete şiddetin propagandasını yapıyorsa o başka. Başbakanlığın bazı gazetecileri  akredite etmemesi,  Genelkurmay Başkanlığı’nın geçmiş dönemde  bazı gazetecileri akredite etmemesi kadar yanlıştır.

Oda Tv’de, muhafazakar bir başyazar hakkında, belden aşağı vuran bir haber çıktı.  Ben böylesi haberlerden nefret ederim, çünkü özel bir maksadı var. Belden aşağı vuruyor. Bunun için yalan bile söylemeyi göze alıyor.  Bu haberin ardından, önceki gün Meral Okay’ın ölümüne ilişkin muhafazakar bir internet gazetesinin başlığını gördüm: Kanım dondu, bu kadar terbiyesizlik olur!

Her iki kesimde de böyle haberler çıkabiliyor. Her iki kesimde de, yaranmak için yapmadıklarını bırakmayanlar var. Muhafazakar Medya biatçı olduğu için orada hiçbir şey olmaz. Çünkü biatçı adam. Ali Kırca, programında bana sordu:  Başbakan Erdoğan sizce, hata yapar mı, yanlışlık yapar mı?..’Elbette yapar’ dedim… Geçmişte hata yaptı, bundan sonra da yapacaktır. Allah değil ya!  Benden sonra, şimdi çok önemli görevlerde olan birine sordu aynı soruyu,  ‘Haşa’ dedi adam… 

Mesela yandaşlık deniliyor. Yandaşlık ayıp değildir, ben de yandaşım ve bundan gocunmuyorum. Ben bir prototipim. Başbakan Erdoğan’ın yüzde 80 doğru olduğunu düşünüyorum. Yüzde 20 yanlışı var diye veya yalakaları bana saldırıyor diye yandaşlığından vazgeçmem. Ben yandaşım, yanaşma değilim. Yanaşmalık, yalakalık suç değildir ama ayıptır. Mesele omurga sahibi olmakta.  Uğur Mumcu’yu okuyorum son zamanlarda. Gazeteciliğim sırasında okumaya yeterli zamanım olmamıştı. Okuyorsun, ‘işte omurgalı bir yazar’ diyorsun. Nokta dergisinin eski bir sayısını karıştırırken, ilgimi çekti: Bir grup yazara ‘TCK 141,142, 163. maddeleri kalksın mı, kalkmasın mı?’ diye sormuşlar. Muhafazakarlar ‘163 kalksın, 141-142 kalkmasın’ derken, solcular da ‘Aman 163 kalkmasın’ demiş. Demokrasi istiyorsak, bu üç madde de kalkmalıdır diyen iki yazar var: Uğur Mumcu ve Abdurrahman Dilipak!

Medya’da, MİT krizinden sonra bir taraf ötekini MİT’çi olmakla, bir taraf da ötekini Emniyetçi olmakla suçladı. Yazar, bir kitap yazmıştır, beğenirsin veya beğenmezsin, o ayrı konu, ama vicdansızca, karalamaya kalkışmanın ahlakla bağdaşır bir tarafı olamaz.

Şuna inanıyorum: Medya ancak vicdan sahibi insanlarla adam olur. Sağda olsun, solda olsun, yandaş veya yandaş değil, vicdan sahibi, izan ve ahlak sahibi adamların sayısı artarsa medyamız adam olabilir. Bunu söylüyorum, ama açıkçası her iki taraftan da böyle bir ümit beslemek için herhangi bir sebep göremiyorum, çünkü herhangi bir ümit yok!..”

HER ŞEY YOLUNDAYSA GAZETECİLİK ZORDUR

Ragıp Duran, “Gazeteci ne umar, ne bulur?” sorusuna, “altı fotoğraf karesi veya altı alt başlıkta özetleyeceği  izlenimlerle”  yanıt vereceğini söyledi.

Duran, Ahmet Şık’a ilişkin bir anekdotla çizdiği ilk fotoğraf karesi için şunları söyledi:

“Ahmet Şık, iyi bir gazeteci olduğu için iyi bir muhaliftir; yoksa sanıldığı gibi muhalif olduğu için iyi gazeteci değil! Cezaevinden çıktıktan sonra İstanbul’da bir taksiye binmiş, yolculuk süresince oradan buradan konuşurken şoför,  Ahmet’e ‘ne iş yaptığını’ sormuş. O da, ‘gazeteciyim’ demiş ona.  Taksi şoförü: ‘Aman abi, yazdığına, çizdiğine dikkat et de, hapse girme’ diyerek uyarmış... Ahmet’in yanıtı da, ‘Ben dikkat etmeyenlerdenim’ olmuş…

Bu örnek, Türkiye’de gazeteciliğin durumunu yeterince ortaya koyan bir örnek. Hükümet yetkilileri,  ne derse desin; Adalet Bakanı veya Avrupa’dan sorumlu bakan ne derse desin 100’den fazla gazetecinin tutuklu olduğu bir ülkede, insanlar taksi şoförü gibi düşünecektir. Doğrusu da, zaten budur…”

İkinci kare için dinleyicilerden ABD’de, Türkçeyi çok iyi bilen, Türkiye’de medyayı da çok yakından  izleyen bir Türkoloji profesörü tahayyül etmelerini isteyen Ragıp Duran, şöyle devam etti:

“ABD’li profesör, Türkiye hakkında her şeyi okuyor. Türkiye’deki gazeteleri yakından izliyor, ama inanın Türkiye’ye geldiği gün, Türkiye hakkında hiçbir şey bilmediğini, o zamana kadar bildiğini sandıklarının sanal olduğunu bin gün içinde itiraf etmek zorunda kalacaktır.”

Üçüncü kare için, Ergenekon davasının görüldüğü herhangi bir zamandaki bir duruşmayı ve bu duruşmanın Cumhuriyet ve Zaman gazetelerinde yer alma şeklini düşünmelerini isteyen Duran: “ Yorumlardan değil haberden bahsediyorum, yorumlarken kuşkusuz farklılıklar olacaktır, ama haberin hiç mi ortak tarafı olmaz? Göreceksiniz ki olmuyor. Zaman,  ‘Askeri bir darbe ile hükümeti devirmek üzere planlar yapan, suikast düzenleyen veya düzenlemeye hazırlanan bir takım subaylar ile onların sivil ortaklarının’ yargılandığını yazarken; Cumhuriyet, ‘Kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının bir takım isnatlarla aşağılandığından’ söz edecektir.

Bu kadar zıt izlenim sağlamaya çalışan medya sorunlu medyadır. Çünkü buöylesi bir durum dünyanın hiçbir yerinde normal değildir” diye konuştu.

Dördüncü kare için, gazetelerin ve medyanın “felaket tellalı” olarak nitelendirilmesine değinin Duran: “Bir yerde her şey tıkırındaysa, yolsuzluk, usülsüzlük, rüşvet v.s yoksa orada gazetecilere ekmek yoktur. Her gün, tarifesine göre saat 08’de kalkması gereken uçağın, saat 08’de kalkmasının hiçbir haber değeri yoktur. Ama Türkiye’de her gün ‘Uçak saat 08’de kalktı!’ diye haber yapılıyor. Üstelik uçak hiçbir zaman saat 08’de kalkmıyor” dedi.

Ragıp Duran, fotoğraf karelerini doldurmaya devam ederek şöyle konuştu: “Gazetelerde görev yapan gazeteciler bakımından son on, on beş yılda her şey tepetaklak oldu. Eskiden güçsüzlerin sesi olmaya çalışan, hiç değilse bunun için çaba harcayan gazeteler, bugün zaten çok güçlü olanların sesi olmaya özen gösteriyor, bunun için çaba harcıyor.

AKP, yüzde 50 oranında oy aldı. Buna itiraz yok. Sandık kondu ortaya ve halkın yüzde 50’si AKP hükümetinden memnun olduğunu oylarıyla ifade etti. Ama medyada, yüzde 50 oy alan hükümetin ağırlığı en az yüzde 90 oranında.  Bu yüzde 90’la da yetinmek istemiyor açıkçası…”

Altıncı kare için, medyanın tüm dünyada bir “çürüme” yaşadığını belirten Duran, “Dünyanın en büyük gazeteleri de eski gazeteler değil. Avrupa’da ve Amerika’da da gazeteler eskisi gibi güçsüzlerin feryadına duyarlı değil, ama gene de Türkiye’deki medya çürümesinin özgün bir tarafı var” diye konuştu. Duran, Avrupa’da ve Amerika’da başbakan veya genelkurmay başkanlarının kimsenin umurunda olmadığını, ancak orada da büyük sermaye gücünün ve ekonomik iktidarın gazetecilerin görevlerini yapmasına engel olduğunu söyledi.

“Medya konuları, sevimsiz konular. Türkiye’deki medya konuları daha da sevimsiz” diyen Duran, sözlerini şu fıkrayı anlatarak sürdürdü:

“Bir Rus fıkrası anlatacağım, ama SSCB döneminde, Brejnev’in devlet başkanlığını hicveden bir fıkra. Moskova’yı ve oradaki Kızılmeydan’ı herkes duymuştur.  Fıkra bu ya: O Kızılmeydan’ın tam orta yerinde bir gazete bayii bulunuyormuş. Adamın biri, her gün gelip bütün gazetelere tek tek göz atıyor, sonra da çekip gidiyormuş Sonunda, bayii dayanamamış ve yakasına yapışmış adamın, ‘ne diye gazeteleri karıştırıp duruyorsun’ diye. 

‘Adam bir ölüm ilanı bekliyorum da’ demiş, ‘onun için karıştırıyorum’. 

Beriki, daha da sinirlenmiş: ‘Dalga mı geçiyorsun be adam, benimle; ölüm ilanı dediğin iç sayfalarda olur. Sen birinci sayfaya bakıp bırakıyorsun’…

Ragıp Duran, medyatik gerçeğin hakiki gerçek karşısında her zaman güçsüz kalacağını da ifade ederek, “AKP’nin kendini güçlü göstermek için büyük bir yandaş medya şebekesi kurduğunu, yandaş olmayanları da vergi cezaları, tutuklama ya da köşesinden, programından etme gibi yöntemlerle susturmaya çalıştığını, susturduğunu;  ancak tüm bunlara karşın içerde ve dışarıda zayıfladığını” söyledi.

Arınel’in üçüncü kitabı okurlarıyla buluşuyor

Bursa Gazeteciler Cemiyeti üyesi gazeteci-yazar Arzu Arınel’in üçüncü kitabı Kayıp Osmanlılar okurlarıy... devamı

BGC KONUTLARINDA MUTLU SON

BGC Yunuseli Konutları’nın anahtarları Başbakan Binali Yıldırım tarafından verildi. devamı

BAŞKAN RECEP ALTEPE BGC’YE KONUK OLDU

Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Bursa Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu’nun Mart ayı top... devamı

Hayallerimiz gerçek oldu

BGC-TOKİ Yunuseli Evleri projemiz, nihayet teslim almaya başladığımız anahtarlarımızla taçlandı. devamı

BGC ÖDÜLLERİ BAŞVURU SÜRESİ UZATILDI

BGC GAZETECİLİK BAŞARI ÖDÜLLERİ YARIŞMASI’nda başvuru süresi 15 Mart'a uzatıldı. devamı