Büyük Oyunun Hedefinde Türkiye

Bu sayfa 2012-03-02 10:59:08 tarihinde yayınlandı ve 3805 kez okundu.

Bursalı ve Ergil, güncel gelişmelerin ışığında Türkiye’nin Ortadoğu’daki yeri ve ilişkileri ile Suriye’de içine girilen sürecin olası sonuçlarını tartıştılar.


 

Nilüfer Belediyesi, Uludağ Üniversitesi ve Bursa Gazeteciler Cemiyeti’nin birlikte düzenlediği “Yüz Yüze” söyleşileri Prof. Dr. Doğu Ergil ve Cumhuriyet gazetesi yazarı, Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi yayın yönetmeni Orhan Bursalı ile sürdü.

Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Etkinlik Salonu’nda “Büyük Oyunun Hedefinde Türkiye” genel başlığıyla gerçekleşen söyleşide Ergil ve Bursalı, Büyük Ortadoğu Projesi’nden Arap Baharı’na ve iç savaş yolunda ilerlediği gözlemlenen Suriye’deki gelişmeler ile Türkiye’nin olup bitenler konusundaki politikaları ile konumunu değerlendirdiler.

Orhan Bursalı, söyleşinin başında, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin amaç ve hedefleri üzerinde durdu. Türkiye’nin, ne demokrasi ne de özgürlüklerle ilişkisi bulunan ama ABD’nin bölgedeki hegemonyasının güçlendirilmesi ile doğrudan ilişkili bu projede bazı Arap rejimleri ile birlikte ABD’nin en yakın ortağı olmak konusunda çaba harcadığını, ancak yerel dengeleri de gözetmeye çalıştığını bu nedenle de kimi zaman ve durumda tutarsızlığa ve çelişkiye düştüğünü ifade eden Bursalı, ABD Başkanı Obama’nın, Başbakan Erdoğan’ı “en içten” dostları arasında saymasına dikkat çekti.

SIFIR SORUNDAN SAVAŞ KIŞKIRTICILIĞINA

Türkiye’nin komşu ülkelerle sıfır sorun politikasından, neredeyse tüm komşularla kavgalı duruma geçmesinde, ABD’nin bölgedeki dayatmalarına ayak uydurma çabasının en önemli etken olduğunu belirten Bursalı, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Türkiye’nin, komşu ülkelerle sıfır sorun politikası, bana kalırsa yerinde ve doğru bir politikaydı. Bunu yazılarımda da ortaya koyduğum hatırlanacaktır. Sıfır sorun politikası, komşu ülkelere tarihsel sorunlarımızı ve kimi siyasal anlaşmazlıklarımızı bir yana bırakıp geleceğe bakmayı, bu amaçla da karşılıklı olarak ekonomik ilişkileri geliştirmeyi önermek anlamına geliyordu. Türkiye, komşularıyla ilişkileri bakımından aslında yalnız bir ülkedir. Örneğin en az ihracatı komşu ülkeleredir. En az ithalatı da onlardan yapar. Türkiye, bu duruma son vermeyi hedefliyordu ve bu da hem Türkiye’nin hem de komşu ülkelerin yararınaydı. Suriye’de bunun çok olumlu sonuçları da görüldü. Resmi ihracatın yanında sınır kentlerinde bavul ticareti olağanüstü canlılık kazandı. Akrabaların gidiş gelişi hızlandı. Vizenin kaldırılmasıyla Türkler Suriye’yi, Suriyeliler de Türkiye’yi tam anlamıyla “komşu kapısı” yaptı. İki ülkenin yürütme erki, ülkeler arasındaki yakınlığa ve dostluğa ne denli değer verdiğini ortak bakanlar kurulu toplantısı düzenleyerek dosta düşmana gösterdi. Bütün bunlar güzeldi ve ümit vericiydi.

Ne var ki buradan, bir çırpıda savaş kışkırtıcısı konumuna geldi Türkiye. Libya’da, olayların başlangıcında Başbakan Erdoğan’ın “Ne işi var NATO’nun orada” dediğini hatırlayın. Bu tutum, Libya’da savaş isteyen, muhalifleri Kaddafi’ye karşı ayaklanmaya heveslendiren, bunun için her türlü destekte bulunan bir ülkenin tutumu değildir. Pekiyi ne olmuştur da, Türkiye Libya konusunda birkaç günde tutumunu temelden değiştirmiştir? Ne olmuştur da, Türkiye Suriye’de ortak bakanlar kurulu toplantısından ve nice heyecanlı dostluk gösterisinden bu ülkede iç savaşı kışkırtmak gibi tehlikeli bir konuma gelmiştir?

Sanıyorum bu sorunun yanıtının, ABD başkanı Obama’nın Başbakan Erdoğan’ı, kendisine en yakın 5 veya 6 devlet adamından biri kabul etmesi ile çok yakın ilişkisi var.”

TÜRKİYE BİR İKİLEM İÇİNDE

ABD’nin, Irak ve Afganistan’dan sonra Ortadoğu’da yeni bir savaşa girmeyi istemediğini , fakat bunun bölgedeki hegemonyasını güçlendirmekten vazgeçtiği veya bu konuda mevcut durumla yetineceği anlamına gelmediğini ifade eden Bursalı, “ABD ihaleyi dostlarına çıkarıyor” dedi.

Bursalı, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“ABD’nin güdümündeki Arap ülkeleri, ortak düşman gördükleri İsrail’e karşı hiçbir zaman oluşturamadıkları ortaklığı bir Arap ülkesi veya İran söz konusu olduğunda kolayca kurabilmekte ve ona karşı askeri, siyasi, ekonomik, diplomatik alanlarda etkin bir seferberliğe girişebilmektedir. Libya’da Kaddafi’nin devrilmesi, başta Suudi Arabistan olmak üzere Arap ülkelerinin bu alanlardaki faaliyeti ile mümkün olmuştur. Fransa ve İngiltere’nin Türkiye’nin de desteğiyle yürüttükleri askeri eylemleri Kaddafi’yi kuşkusuz zayıflatır, zorda bırakır ama bu kadar kısa sürede devrilmesini her halde sağlayamazdı. Bugün Suriye’ye karşı kurulan cephe de, ABD’nin ellerini ateşe sokmadan kestaneleri toplama siyasetinin bir sonucudur. ABD için Suriye, İsrail’in güvenliği ve enerji yollarının denetlenmesinin yanında İran’ın yalnızlaştırılması bakımından önemlidir. Ama orada savaşmak istemiyor. Mali nedenleri, siyasal nedenleri, askeri nedenleri var bunun. Irak bataklığı da orta yerde. Arap komşular ve Türkiye bu işin ihalesini alsın, Suriye’nin defterini tez zamanda dürsün istiyor.

Türkiye ise şu an, bir ikilem içinde görünüyor: Savaşa mı girsin, yoksa dışında kalıp bazı destekler vermekle mi yetinsin! “Suriye Ulusal Cephesi”ni tanıdı. Muhaliflerin “Özgürlük Ordusu”nu da. Çatışmalardan kaçıp gelenler için kurulan kamplar gün be gün büyüyor, sayıları da artıyor. Bu kamplarda kimi yüksek rütbeli askerlerin de bulunduğunu okuyoruz. Hapishane bile kurulmuş!

Bunlar bir önce orada rol alma arzusuna ve olası bir savaşa işaret ediyor olabilir; ama diğer taraftan da, “Suriye’de savaş istemiyoruz” deniliyor. Dışişleri bakanının son açıklaması böyle idi ve Türkiye’nin buradaki bir boğazlaşmanın dışında kalmak isteğini, bunu sağlayabilmek için de ayak sürümeye devam etme arzusunda olduğunu ifade ediyordu.

Fakat Türkiye, ABD’nin biçmek istediği rolden ne kadar veya ne zamana kadar kaçınabilir? ABD’nin rol vermek istediği çok açık. Ayrıca bu rolün hemen oynanmasını istediği de. Bunun yanında şurası da çok açık: büyük güçlerin at oynattığı bir alanda Türkiye gibi ülkeler her zaman hayal kırıklığı yaşayabilir. Bunu unutmamak gerekiyor…

EMPERYALİZM KADİRİ MUTLAK DEĞİL

Prof. Dr. Doğu Ergil, söyleşide, emperyalist kapitalizmin ayırıcı kimi özelliklerini hatırlatarak başladığı sözlerini şöyle sürdürdü:

“Büyük oyun dediğimizde, küresel oyun dediğimizde oyun alanı bütün bir dünya. Oyunu oynayan kurallarını da koyuyor ve istiyor ki oyunun yerel aktörleri sorun çıkarmasın, kurallara uysun. İyi güzel de, kapitalizm birleşik ve eşitsiz bir gelişme de üretiyor. Bundan kaçınması söz konusu değil. Doğasında var eşitsiz gelişim. Bunun sonucu olarak bir dönem yalnızca yerel bir aktör olan, bir dönem sonra küresel oynamaya başlayabiliyor. Geçmişte Avrupa her şeye hükmederken, siklet merkezinin ABD’ye kaymasıyla ikinci plana düştü. Dünya ölçeğinde oyunu belirleyen ABD oldu. Çin ve Hindistan’ın günümüzdeki konumu, bu iki ülkenin küresel yeni aktörler olduğunu, olabileceğini gösteriyor. Rusya da, büyük askeri harcamalardan kaçınarak ve ABD ile hegemonya yarışından uzak durarak ekonomik bir güç olarak bu yolda ilerlemek isteğinde. Dolayısıyla emperyalizmi ‘her şeye gücü yeter, her istediğini yapar’ diye düşünmemek gerek. Merkez kaç eğilimler her zaman olacaktır, yerel aktörlerin oyuna veya oyunun kurallarına itirazları da her zaman olacaktır. Bunun tersini düşünen yalnızca teslimiyet içinde olur, başkasının belirlediği kadere razı olur. Bunu da milliyetçilik sanır…

Sonra; emperyalizm eski kaba emperyalizmden de ibaret değil. Yalnız işgal gücünü elinde tutmuyor, örneğin kültür de üretiyor ve bu yoldan da etkili olabiliyor. Oscar ödüllerinin dağıtılmasına ilişkin törenleri televizyon başında izliyoruz. Oscar’ı alan filmler, dünyanın her yerinde gişe rekoru kırıyor. ‘Bize ne, Oscar’dan veya Nobel’den’ diyemiyoruz. Gülünçtür ama, tarzanca konuşan doktora öğrencilerimiz var! ‘Bilim dili benim dilimdir’, diyor sana. Bilim üretemiyor, bilim yapamıyorsan tarzanca konuşarak doktora yapanların bilim üretmelerini beklersin! Öyle bir mucize de kolay kolay olmaz.”

Türkiye’nin, Arap ülkeleri için “rol model” olmasına ilişkin değerlendirmelere de değinen Ergil, “Türkiye bilim ve teknoloji üreten bir ülke olur, demokrasisini geliştirir ve bir hukuk toplumu olursa elbette rol model olur, ama bunlarla olur” diye konuştu.

Konuşmasında, “Arap Baharı” da denen Tunus’tan başlayıp Fas, Libya, Mısır, Yemen ve Suriye’ye yayılan gelişmeleri değerlendiren Ergil, Tunus ve Mısır’da olanları “Has soydan” devrimler olarak diğerlerinden ayırdığını söyledi.

SONUÇ DESPOTİZM ve KLEOPTOKRASİ

Arap ülkelerindeki rejimlerin ve benzerlerinin zor ve şiddetin yanında bir de, bir “kabül”e, kabul edişe, rızaya dayandığını belirten Ergil, “Düzenin kabul ayağı çöktü. Yalnızca zorbalık, yalnızca despotluk hiçbir rejimi ayakta tutmaya yetmez. Tarihin her döneminde böyle olmuştur. Arap Baharı’nı zor ve kabul ayakları üzerinde duran rejimlerin kabul ayağının çökmesine borçluyuz” dedi.

Ergil, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bilim üretemeyen, teknoloji üretemeyen, böylesi bir tasası da olmayan toplumlarda sonuç ne oluyor? Siyasal despotizm ve kleoptokrasi oluyor, yani hem zorbalık hem hırsızlık. Muammer Kaddafi’nin yedi ton altını çölde yakalandı. Nedir bu? Hırsızlık! Kendi ülkesini soymak!.. ‘Libya’da, halk mı ayaklandı’ diye soruluyor. Evet, Libya’da halk ayaklandı. Bunun için sebepleri vardı. Fakat Libya’da ABD, Fransa, İngiltere, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’a varıncaya değin öteki Arap rejimleri de işin içindeydiler. Kaddafi’nin petrol çıkarma işini Çin’e, müteahhitlik hizmetlerini Türkiye’ye vermesi de pay sahibidir bunda. Tunus’ta ve Mısır’da ise farklı bir durum sözkonusuydu. O kadar ki ABD bile Tunus’ta ne olduğunu anlayamadı başlangıçta. Fransa, İngiltere ve Almanya da anlayamadı. Bir Arap atasözü, ’devenin belini bükenin son bir saman çöpü olduğunu’ söyler. Tıpkı son bir damlanın bardağı taşırması gibi. O son damlada da, ötekiler gibi ve sıradan bir damladır ama bir nitelik değişimine neden olur. Tunus’ta, Pazar tezgahı elinden alınan üniversite mezunu işsiz gencin bedenini ateşe vermesi, devenin belini büküp dizleri üzerine çökmesine sebep olan saman çöpüydü. Halkın rejime onayı, teslimiyeti, boyun eğişi, ne derseniz deyin o son çöple birlikte yıkıldı. Sonrası da çorap söküğü gibi geldi zaten. Suriye’de durum biraz daha karışık.Bu ülkenin bugün hedef olması, İran’ın hedef olmasından dolayıdır. İran’ı düşürmenin yolu Suriye’den geçiyor. Suriye düştüğü zaman, İran’ın “Şii Hilali” denilen Irak’tan başlayıp Lübnan’a kadar uzanan bölgedeki etkinliği tırpanlanmış olacak. Bu hilalin kırılması İran’ın manevra olanaklarını veya karşı hamlelerini çok kısıtlayacak. Türkiye, İran ile ABD arasındaki gerilimde pozitif bir rol oynayabilir, ama İran ve Batının birlikte izin vermesi koşuluyla. İran’ı İsrail mi, Amerika mı vuracak? Şüpheniz olmasın İran’ı vurmanın plan ve programlarını çoktan yaptı İsrail. Hesaplarına göre, İran’ın büyük çoğunluğu patriyot füzeleri ile havada vurulacak olan füze yağmurunda İsrail’de beş yüz ile beş bin arası insan ölecek. İsrail bunu göze alsa da, İran’ın Suriye’de, Lübnan’da ve Filistin’deki güçlerini devreye sokmasından korkuyor. Bu yüzden önce Suriye’yi düşürmeleri gerekiyor…”

Bakan Çavuşoğlu’dan Basına destek sözü

Nuri Kolaylı ve Yönetim Kurulu üyeleri, Başbakan Yardımcısı Hakan Çavuşoğlu’nu Çankaya Köşkü’ndek... devamı

Marmara Bayram okurlarıyla buluşacak

BGC Marmara Bayram’ın ana teması, “Bursa’nın tarihi mirası” olarak belirlendi. devamı

Yusuf Kotaman’ı kaybettik

BGC üyesi Yusuf Kotaman, tedavi gördüğü Çekirge Devlet Hastanesinde yaşamını yitirdi. devamı

Kolaylı: Medya özgür olmalı

Kolaylı, 24 Temmuz Basın Dayanışma Günü nedeniyle açıklama yaparak basın özgürlüğünün önemine dikka... devamı

BGC'LİLER İFTARDA BULUŞTU

Her yıl geleneksel olarak düzenlenen iftar yemeği, gazetecileri ve ailelerini buluşturdu. devamı