CAN ATAKLI - MEHMET FARAÇ
“Aydınlarla Yüz Yüze “ söyleşilerinin gazeteci konukları Can Ataklı ve Mehmet Faraç, Uğur Mumcu Konferans Salonu’nda Bursalılarla bir araya geldi.
Nilüfer Belediyesi, Uludağ Üniversitesi ve Bursa Gazeteciler
Cemiyeti’nin paydaşlığında düzenlenen “Aydınlarla Yüz Yüze “
söyleşilerinin gazeteci konukları Can Ataklı ve Mehmet Faraç, Uğur
Mumcu Konferans Salonu’nda Bursalılarla bir araya geldi.
-MEHMET FARAÇ:
DÜNYANIN
EN BÜYÜK, EN KANLI İKİ TERÖR ÖRGÜTÜ BU TOPRAKLARDA VAR OLMABİLMİŞSE,
TÜRK İSTİHBARATININ GÖREVİNİ YERİNE GETİRDİĞİNİ, BAŞARILI OLDUĞUNU
KİMSE SÖYLEYEMEZ.
-SAYLAN’IN EVİNE BASKIN VERİLMESİ, ÇYDD
EVRAKLARININ TOPARLANIP GÖTÜRÜLMESİ AKIL ALIR GİBİ DEĞİL. ERGENEKON
ARABASININ LASTİĞİ ONARILAMAMAK ÜZERE ORADA PATLAMIŞTIR.
CAN ATAKLI:
-“DERİN
DEVLET” HÜKÜMETLERDEN, DEVLETTEN BAĞIMSIZ BİR OLGUYMUŞ GİBİ
GÖSTERİLİYOR. GERÇEKTE İSE ÖYLE DEĞİL. BUNU YOZLAŞARAK YOLDAN ÇIKMIŞ
ÇETELERDEN AYIRMAK GEREKİR.
-OBAMA, “TÜRKİYE YERİNDEN DOLAYI HER
ZAMAN ÖNEMLİ ÜLKEDİR” DEDİ. BU HÜKÜMETİN KULAĞINA KÜPE OLMASI GEREKEN
BİR SÖZDÜR BU. ÇÜNKÜ “ÖNEMLİ OLAN TÜRKİYE’DİR” DİYOR.
Nilüfer
Belediyesi, Uludağ Üniversitesi ve Bursa Gazeteciler Cemiyeti’nin
paydaşlığında 10 Ocak’tan bu yana Salı günleri düzenlenen “Aydınlarla
Yüz Yüze Söyleşileri” devam ediyor. Söyleşinin bu haftaki konukları
Vatan gazetesi yazarı Can Ataklı ile Cumhuriyet gazetesi yurt ve
istihbarat haberleri sorumlusu Mehmet Faraç’tı.
Can Ataklı,
Bursa’ya ilişkin gözlem ve izlenimlerini aktardığı kısa konuşmasında,
“Bursa sevdiğim bir kent. Hisarı, Tayyare Kültür Merkezini, Heykel
çevresini bilirim ama en iyi bildiğim yeri terminalidir. Balıkesirli
olduğum için eskisi ve yenisiyle Bursa otobüs terminaline çok
aşinalığım var. Özellikle üniversite yıllarında ve sonrasında yolum hep
Bursa ile kesişmek zorundaydı. Belki bu yüzden sevdiğim şehir olmasına
karşılık çok merak ettiğim bir şehir olmadı. Tüm gelişmesini, gelip
geçerken de olsa görüp izlemenin de payı var bu meraksızlıkta” dedi.
Ataklı daha sonra, Güneydoğu’da olup bitenler konusunda
söyleyeceklerinin ilginç ve önemli olacağına inandığını belirterek sözü
Farac’a bıraktı.
Mehmet Faraç, “Dünyanın en büyük en kanlı iki
terör örgütü bu topraklarda var olabilmişse, Türk istihbaratının
görevini yerine getirdiğini, başarılı olduğunu kimse söyleyemez” dedi.
Ergenekon davasına değinen ve bu süreçteki gelişmeleri de değerlendiren
Faraç, “Türkan Saylan’ın evine baskın verilmesi, kişisel evraklarının
yanında 30 binden fazla öğrenciyi okutan ÇYDD’nin evraklarının bu
baskında alınıp götürülmesi akıl alır gibi değil. Ergenekon arabasının
lastiği Türkan Hanım’ın evinin duvarına çarpıp patlamıştır. Bir daha da
onarılamayacaktır” diye konuştu.
Türkiye’nin Güneydoğusu’ndan
seçimlerin hemen ardından geldiğini ifade ederek sözlerine başlayan
Mehmet Faraç, bu dönemde terör örgütü PKK’nın “siyasallaşma” çabasında
yüzde yüz başarılı olduğunun görülmesi gerektiğini söyledi. Son yerel
seçimlerde, iktidar partisinin muazzam kampanyasına ve muazzam
ölçülerde para saçmasına karşılık (180 trilyon liradır bu miktar),
DTP’nin elindeki belediyelerin sayısını yüzde yüz artırmasını da bu
çerçevede değerlendirdiğini kaydeden Faraç, “Şurası açıktır ki, PKK
bölgedeki yeni durumu kendince doğru yorumlamakta, bunun sonucu olarak
da ABD’nin, Kuzey Irak yönetiminin, İran’ın ve Türkiye’nin sıkıştırdığı
alanda etkin bir siyasal güç olmaya çalışmaktadır” dedi.
PKK’nın bu
çabasında en önemli enstrüman olarak geçmişinden farklı olarak dini
motif ve duyguları kullandığını ifade eden Faraç, “Artık bir ellerinde
silah varsa, bir ellerinde Kur’an var. Hizbullah’ın eski militanı, eski
taraftarı olan yüzlerce molla bugün PKK ile birlikte hareket etmekte,
kent merkezlerindeki siyasal eylemlerinde başı çekmektedir” dedi.
GÜNEYDOĞU’DA PARADOKS: BİR MASADAKİ DÖRT KİŞİDEN İKİSİ MİLİTAN, BİRİ AJAN, BİRİ KURBANDI!
Geçmişteki PKK-Hizbullah çatışmasına da değinen Mehmet Faraç, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hizbullah-PKK
çatışmasının en alevli günlerinde İndependet muhabiri ile birlikte
Diyarbakır’a gitmiştik. Kahvelerin çokluğunun yanında, bu kahvelerdeki
ilginç yerleşim de meslektaşımın çok dikkatini çekmişti: Bir alçacık
masa çevresinde dört hasır iskemle ve bu iskemlelere oturmuş boş, boş
oturan dört kişi!.. Hep aynı görünüm! Nereye gitseniz her kahvede aynı
görünüm!..
Bu görünümle o kadar çok karşılaştı ki, meslektaşım bana
bunun belli bir anlamının (belki de simgesel bir anlamının) olup
olmadığını sormak gereğini duydu. Şöyle söyledim ona: Bu dört kişiden
biri PKK militanı, biri Hizbullah militanı, biri gizli ajan, biri de
kurbandır!...
Bu paradoks aslında acı bir gerçeği ifade ediyordu.
Durum tam olarak böyle idi o günlerde. Hizbullah, aslında çok iddia
edildiği gibi devlet tarafından kurulmuş filan değildir. Devlet
kurmadı Hizbullah’ı. Ondan yalnızca yararlandı. Eylemlerini izlemek
yerine serbest bıraktı. Silah ve bombalar sağlamasına göz yumdu. Kimi
eylemlerinde kullandıkları silahların polis tarafından verildiği de
ortaya çıktı. Örneğin Gaziantep'te kitap fuarı sırasında Müjde
Yayınevi’nin standına atılan, bir çocuğun ölümüne çok sayıda insanın da
yaralanmasına neden olan bombanın Siverek polis karakolundaki
görevlilerden temin edildiği belirlendi. Böyle ilişkiler yargı
kararıyla da sabit. Ama bu başka bir durum, devlet tarafından kurulması
ise bambaşka bir durum!..
Hizbullah militanları, on yıl boyunca
bölgedeki tüm kentlerde tam anlamıyla terör estirdi. Akşamın
bastırmasıyla birlikte sokakta onların egemenliği başlıyordu. Üç
kişilik hücreler ya da timler şeklinde örgütlenmişlerdi. Çoğunluğu
‘tinerci’ ya da ‘ballici’ diye bilinen çocuklardan seçilmişti.
Hizbullahçılık onlara para ve itibar kazandırıyordu. Saygın kişiler
oluyorlardı Hizbullahçı olmakla. Yapıp ettiklerine de kimsenin
karıştığı yoktu. Böylece terörize debildiler tüm bölgeyi. Binlerce
insan öldü bu süreçte. Sel gibi kan aktı! Şimdi oralarda asit
kuyularından filan söz ediliyor. Bu kuyularda, öldürülüp oraya atılmış
insanların cesetleri, kemikleri çıkabilir! Ama bunların PKK’nın mı,
Hizbullah’ın mı, yoksa ‘derin devletin mi’ kurbanları oldukları hiçbir
zaman anlaşılamaz!.. “
HİZBULLAH DÖRT BİR YANA DALBUDAK SALMIŞ BİR CANAVARA DÖNÜŞMÜŞTÜ
Hizbullah
örgütünün devlet görevlilerinin elinde, daha doğrusu göz yumması ve
desteği ile bir canavar dönüştüğünü kaydeden Mehmet Faraç, sözlerini
şöyle sürdürdü:
Sonunda ne oldu? Yirmi bir yıldır her yerde aranan
ama bir türlü bulunamayan Hüseyin Velioğlu’nun Beykoz’daki villasına
baskın yaptı polis. Çıkan çatışmada Velioğlu öldürüldü. Velioğlu
Polisle çatışırken arkadaşları, Hizbullah’ın arşivinin saklı olduğu
bilgisayarları delik deşik etmekle meşguldu. Gene de, CİA’nın
yardımıyla bazı bilgiler açığa çıkarılabildi tahrip edilen bu
disklerden. Bu bilgiler, bölgede yüz bin kişiyi örgütlerine dahil
ettiklerini, on binlerce kişiyi buna hazırladıklarını, yalnızca
Güneydoğu’da değil Türkiye’nin dört bir yanında dalbudak saldıklarını,
dört binden fazla kişiyi de cinayetlerde tetikçi olarak
kullanabildiklerini ve bu gücüyle tam bir canavara dönüştüklerini
gösteriyordu…
İlginç bir tesbiti de eklemem gerekir: Abdullah
Öcalan’la Hüseyin Velioğlu ellerinde tahta bavulları ile Ankara’ya
birlikte gelmişler, Siyasal Bilgiler’de birlikte okumuşlardı. Aynı
camiye birlikte namaz kılmaya gittiklerini de çok kişi biliyor.
Peki
nasıl olmuştu da, aynı yoksul çevreden gelen, aynı okulda okuyan, aynı
seccadeye baş koyan bu ikisi, Ankara’ya üniversitede okumaya birlikte
geldikleri bölgede biri Marksist/Leninist, öteki şeriatçı ayrı ayrı
terör örgütleri kurup birbirleriyle kanlı bir savaş yürütmüştü? Bu da
bir paradokstur. Ama Güneydoğu dediğimiz bölge bir paradokslar
bölgesidir. Orada plan, Kürdü Kürde kırdırma planıydı. Ellerine
Klayşinkoflar, hayalet Takaroflar (Rus yapımı tabanca) tutuşturulup
cinayet işlemeye gönderildiler. Takarof, en çok kullandıkları, hatta
başlıca silahlarıydı, ki, bu da ayrı bir paradokstur!..”
MOLLA TAKIMI GÜLEN YERİNE PKK’YA YAKLAŞTI
Ortadoğu
ülkelerinin siyasal literatüründe, “lider giderse örgüt de gider”
denildiğini hatırlatan Faraç, Velioğlu’nun öldürülmesi ile Hizbullah’ın
bu literatürü doğrularcasına tam bir dağılma dağılma sürecine
girdiğini, ancak son zamanlarda yeniden toparlanmaya başladığını
söyledi. Hizbullah’ın dağılma sürecine girmesinde, ortaya çıkan
“mezar evleri”nin, “canlı bomba” eylemlerinin bölgede yarattığı
dehşetin de etkili olduğunu ifade eden Faraç, “Sonuçta, Hizbullah’ın
molla takımı bölgede etkin olmaya çalışan Fethullah Gülen cemaati
yerine PKK’ya yaklaştı. Zaten kökenlerindeki Mizan cemaatinde bu eğilim
(dinci ve Kürtçü ve PKK ile saldırmazlık politikasından yana eğilim)
güçlü olarak vardı. Gülen cemaatinin ‘boşluktan’ yararlanmak istemesi
ve onlara ‘fırsatçı’ görünen tutumu bu eğilimi daha da kuvvetlendirdi.
Böylece, sonuç olarak PKK, Hizbullah’ın beyin takımını, yönetici
kadrosunu F. Gülen grubunun elinden almış oldu” dedi.
F.Gülen
grubunun hem Güneydoğu’da, hem de Kuzey Irak’ta etkili olduğunu ve bu
bölgede yüzden fazla okulun yanında, yüzlerce ticari şirketi
yönettiğini kaydeden Faraç, bu durumun cemaatçi rekabet nedeniyle yeni,
yeni toparlanan Hizbullah ile Gülen grubunu karşı karşıya getirdiğini
söyledi. Faraç, “Önümüzdeki günlerde Hizbullah ve Gülen cemaati
arasında beklenmedik bir takım olaylar çıkabilir. Bunun açık seçik
işaretleri var. Hizbullah son günlerde yayınladığı bir bildiride, Gülen
grubu ile sıcak çatışma istemediklerini, ancak denetim dışındaki kimi
grupları ile böylesi bir olasılığın var olduğunu duyurdu” diye konuştu.
PKK’nın,
özellikle Kuzey Irak’taki baskı nedeniyle daha önce rahatlıkla
kullanabildiği bin sekiz yüz kilometre karelik bir alanı silahlı
militanlarından arındırmak zorunda kaldığını belirten Faraç; “Dört bin
beş yüz militanı Kuzey Irak’la entegre edilmiş bir PKK’nın, özellikle
ABD’nin bölgeden çekilmesinin ardından, karşımıza yeni bir misyonla
çıkması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır” diye konuştu..
Bu olasılığa
“Nasıl olur?” diye tepki gösterileceğini bildiğini ifade eden Faraç,
“Hafızamız sık sık siliniyor. Mezar evlerini bile unutabiliyoruz.
PKK’nın cinayetleri de unutulabilir. Bakarsınız, Abdullah Öcalan da,
elini doğrudan kana bulaştırmadığı gibi bir gerekçe öne sürülerek
cezasını ev hapsinde geçirebilir. Serbest bırakılmasa bile böyle bir
uygulama ile bir takım kolaylıklar elde edebilir” dedi.
İSTİHBARAT ÖRGÜTÜNÜN BAŞARILI OLDUĞU SÖYLENEMEZ
Mehmet
Faraç, Türk istihbarat örgütlerinin başarılı mı yoksa başarısız mı
olduklarına ilişkin görüşünü öğrenmek isteyen bir dinleyici ile, terör
eylemlerini gerçekleştiren “İslamcı” örgütler arasındaki ideolojik
farklılıkların neler olduğuna ilişkin açıklama isteyen başka bir
dinleyicinin soruları üzerine şöyle konuştu:
“Hatırlayacaksınız, 15
Kasım 2003’te, İstanbul’da iki büyük patlama meydana geldi. Emniyet
makamları, İçişleri Bakanlığı yetkilileri, İstanbul Valisi ve İstanbul
Emniyet Müdürü, ‘Saldırıyı yapan teröristlerin izlerini bulduk,
isimlerini tesbit ettik. Yakalanmaları an meselesi… Yakaladık,
yakalıyoruz…’ diye kamuoyunu yatıştırmaya çalışırken, beş gün sonra
iki büyük patlama daha gerçekleştirildi. Ortaya çıktı ki, dinci bir
örgüt, İstanbul gibi bir şehirde hem de Ramazan ayının ortasında,
tonlarca patlayıcıyı dört kamyona yüklemiş ve Hıristiyanlarla
Musevilerin dini, siyasi ve ticari merkezlerinin bulunduğu bölgelere
yönelik intihar saldırıları düzenlemişti. Bu saldırılar böyle
adlandırılsa da, kuşkusuz hedef İstanbul kenti ve tüm yurttaşlardı.
Terör örgütleri, saldırılarının doğrudan hedefi olmayan insanlar
üzerinde, saldırılarını İslam adına yaptıkları iddiasını yayabilmek ve
dinci örgüt olarak etkili olabilmek için bu türden gerekçeleri hep
ileri süreceklerdir. Yazık ki, şu veya bu inançta olan yurttaşlar
arasında din karşıtlığı, din düşmanlığı yapılması ve ayırımcı
siyasetler izlenmesi hala kabul görmekte, hiç değilse dinci bir kesim
tarafından bu türden yaklaşımlar alkışlanmaktadır…
Türk toplumu, bu
kanlı saldırılarla birlikte o gün, o zamana kadar ne olduğunu cok da
iyi bilmediği yeni bir örgütle (El Kaide ile) karşılaşmış oldu. Bu
örgütün vahşeti ve acımasızlığı ile ilk kez yüz yüze geldi… Türk
toplumu, o zaman, bu tanışmanın arkasında, geri planında idari
makamların, emniyetin hataları, gafleti, ihmali ile ilerlemiş bir
sürecin bulunduğunu henüz bilmiyordu...
Terör örgütü bu süreçte,
kimi camileri üs haline getirmiş, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı
görevlileri tehdit edip susturmuş, karargahlar kurmuş ve buralarda
militanlarını eğitmişti. İstihbarat örgütleri ve İstanbul Emniyeti
bunların hiçbirinin üzerinde durmamış, örgütün hazırladığı dört kamyon
bombayı kentin en merkezi yerlerinde patlatmasını beklemişti…
Bugün
istihbarat örgütleri Atatürkçülerin peşinde. Onları takip edip
istihbarat topluyor, telefonlarını dinliyor, kim hangi açık toplantıda
ne söylemiş, kim herhangi bir nedenle bir arkadaşına hükümetten
yakınmış bunların çetelesini çıkartıyor. Başbakana bağlı bir dinleme
merkezi bile kuruldu bu ülkede. Herkesin telefonunun dinlendiği,
haberleşmesinin denetim altında tutulduğu bir memlekette demokrasiden
kim söz edebilir? Etse de kimi inandırabilir?
Gidip bir Atatürk
kızının evini, sabahın kör karanlığında basıp evraklarına,
bilgisayarlarına el koydular. Çağdaş Yaşamı Destekleme derneğinin
merkezinde ve şubelerinde arama yapıp oralarda da bilgisayarları alıp
götürdüler. Ne arıyorlar Türkan Saylan’ın evinde? Türkan Hoca’nın ve
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin bilgisayarlarında devlete karşı
bir şey mi bulunacaktı?..
Bu bir dönüm noktasıdır. İktidarın
Ergenekon arabasının lastiği, Türkan Saylan’ın evinin kapısında
patlamıştır. Hem de, bir daha onarılamayacak şekilde patlamıştır. Artık
iflah etmez o araba…
Ergenekon diye bir örgüt yoktur. ETÖ
(Ergenekon Terör Örgütü) diye bir örgüt hiç yoktur. Türkan Saylan, Erol
Manisalı, İlhan Selçuk, Mustafa Balbay bu örgütün üyesi ise ben de
üyesiyim. Kemalistlere saldırmak için her yola başvuruyorlar ama, artık
sonuna geldiler. Ergenekon davası dedikleri dava şimdiden çöktü.
Şüpheniz olmasın daha da çökecektir…”
İSLAM KANUNLARINA GÖRE YÖNETİLMEDİĞİ İÇİN TÜRKİYE’DE YAPILANLAR ŞERİAT’A UYGUN KABUL EDİLİYOR
Mehmet
Faraç, Türk istihbaratı ile emniyet örgütünün bu olaylar karşısındaki
başarısızlığının arkasında, Türkiye’yi yönetenlerin bulunduğunu da
ifade etti. Sürecin adım adım nasıl geliştiğini anlatan ve El Kaide ile
öteki “İslamcı” terör örgütleri konusunda da bilgi veren Faraç,
sözlerini şöyle sürdürdü:
“El Kaide nedir? Kimdir? El Kaide Suudi
rejiminin resmi mezhebi Vahabiliği referans alan bu örgüttür. Güç
olabildiği durumlarda ve çevrelerde Selefi-Vahabi çizgisini dayatıyor.
Bu çizgi, Anadolu Müslümanlığına aykırı, katı ve bağnaz bir düşünce
tarzını ifade ediyor. Bu anlayış Türkiye’deki rejimi ‘Darül harp’
(İslam kanunlarına göre yönetilmeyen) diye niteliyor. Örgüt üyeleri,
devletten maaş alan bir imamın ardında namaz kılınamayacağını
savunuyor. Mezarlık ziyaretlerini ve din bilginlerine bağlılığı küfür
sayıyor. Onlara göre ‘Tevhid’e inanmayanın malı, canı helaldir.
Tarikat-tasavvuf küfürdür. Muska, tespih, zikir, nafile namazı
batıldır!’…
2003’ün kasım ayında Beyoğlu’ndaki Neva Şalom Sinagogu,
Şişli’deki Beth İsrael Sinagogu, İngiltere Başkansolosluğu ile HSBC
Genel Müdürlüğü binalarını bombalayanlar işte bu radikal dinci çizgiden
geliyordu. Habib Aktaş’ın eğittiği Gökhan Elaltuntaş, Mesut Çabuk,
Feridun Uğurlu ve İlyas Kuncak adlı militanlar, kamyonlara yükledikleri
tonlarca patlayıcıyı işte bu ideoloji uğruna ateşlemişlerdi!..
Aslında
onlar Türkiye’deki ilk Selefi militanlar değillerdi. Selefi-Vahhabi
anlayışı Türkiye’de ilk kez 1974 yılında Malatya’da kurulan “Malatya
Fikir Kulübü” bünyesinde gelişmişti. Abdurahman Gökmen liderliğinde
ortaya çıkan hücre ise Yahudi asıllı İshak Manisalı’nın kaçırılması
eylemiyle adını duyurmuştu. M. Emin Yılmaz önderliğindeki Selefi
Ceyşullah örgütlenmesi ise 1995’te Bingöl’de ortaya çıkarılmış, örgütün
21 militanı 6 adet Kalaşnikof marka otomatik tüfek ve çeşitli cephane
ile birlikte ele geçirilmişti.
ABD’deki 11 Eylül saldırılarının
ardından Türk Selefiler yakın takibe alındı. Feyzullah Birişik grubu
İstanbul’da 5-7 Ekim 2001’de yapılan operasyonla deşifre edildi.
Yakalanan 5 kişi eğitim amacıyla Çeçenistan, Irak ve İran’a
gittiklerini söylemişlerdi.
Gaziantep’te 29 Ekim 2001’de
gerçekleştirilen operasyonda yakalanan 14 Selefinin de Afganistan’a
gidip eğitim gördükleri saptandı. Selefilerin Türkiye sorumlusu “Ebu
Said El Yarpuzi” kod adlı Mehmet Balcıoğlu ise 2001’de Antalya’da
yakalandı. El Kaide hücrelerini oluşturan ‘İmamlar Birliği’ yöneticisi
Ali Üzüm ise aynı tarihlerde gözaltına alınıp serbest bırakıldı.
Ankara
merkezli Selefi örgütlenmenin lideri Malatyalı Hulusi Kıdık ve 15
arkadaşı 19 Aralık 2001’de, Konya’da Murat Gezenler önderliğindeki
‘Kuran’a Çağrı Grubu’, 8 Şubat 2002’de, Malatya’daki Şemsettin Özaykan
grubu ise 25 Mart 2002’de açığa çıkarıldı.
Selefi gruplar zaman
zaman silahlı eğitim için Afganistan ve Pakistan’a, dini eğitim için de
Suudi Arabistan’a gidip geliyordu. 2001’e kadar en az 500 kişinin
Afganistan, Bosna Hersek, Çeçenistan, Tacikistan, Keşmir gibi
bölgelerde savaşlara katıldığı saptanmıştı.
Amerika’daki 11 Eylül
2001 saldırılarında 3 binden fazla kişinin ölmesinin ardından ABD
uçakları Afganistan’daki El Kaide kamplarını bombalayınca Türk kökenli
Selefiler Türkiye’ye kaçtı. Bunların önemli bir çoğunluğu
Hizbullahçılar gibi Doğu ve Güneydoğu veya Kürt kökenli değildi.
Aralarında Kastamonulu, Konyalı, Eskişehirli, Kayserili, Nevşehirli,
Çankırılı, Bursalı, Sakaryalı, Sinoplu ve Afyonlu militanlar da vardı.
Ancak Afganistan’daki kamplarda silah kullanmak, bomba yapmak, suikast
düzenlemek konusunda yıllarca eğitimden geçirilen bu militanlar bir
yıllık suskunluğun ardından hücrelerinden çıktılar!
ONLARI USAME BİN LADİN SES ÇIKARACAK BİR EYLEM İÇİN GÖREVLENDİRMİŞTİ
El
Kaide’nin lideri Usame bin Ladin onlara sansasyonel bir eylem için 150
bin dolar göndermişti. Bu parayla yürüttükleri hazırlıkları 1 yıl kadar
sürdü. Bu sırada İslamcı vakıfları, yayınevlerini, şirketleri ve bazı
camileri üs tuttular. İBDA-C, Hizbullah, Ensar El İslam, Müslüman
Gençlik gibi örgütlerden militan transfer ettiler. El Kaide’yi
örgütlemek ve Selefi ideolojisini yaymak için ‘piknik’ adı altında
ideolojik ve askeri eğitim verdikleri kamplar düzenlediler. Eşleri,
dostları ve kardeşleriyle aile şirketleri gibi eylem hücreleri
oluşturdular. Camilerde, Mescitlerde, hatta baharatçı dükkânlarında
bomba yapımı, bomba kullanımı üzerine toplantılar, tartışmalar
düzenlediler. Telefon satış yerleri açıp binlerce sim kartı denetleme
imkanına kavuştular. Deterjan imalatı için fabrika bile kurdular...
Bütün bunları resmi yollardan yaptılar. Ticaret odalarında, emniyet makamlarında, savcılıklarda, maliyede kayıtları var…
Buna
karşılık ne yurtdışı ilişkileri, ne ‘piknik’leri, ne eğitim kampları,
ne de vakıf ve camileri üs haline getirmiş olmaları kimsenin dikatini
çekmedi. Ellerini, kollarını sallaya sallaya hazırlıklarını sürdürdüler
ve sonunda da yapacaklarını yaptılar…
Şimdi, El Kaide örgütü nasıl
oluyor da bu kadar rahat hareket edebiliyor ve gelip İstanbul’un orta
yerinde yüzlerce vatandaşımızın ölümüne binden fazlasının yaralanmasına
sebep olan bombalama eylemini gerçekleştirebiliyor?
Bu durumda,
Türk istihbaratının etkin olduğunu, başarılı olduğunu kim söyleyebilir?
Dünyanın en kanlı en büyük iki örgütü PKK ve Hizbullah’tır. Bu iki
örgüt Güneydoğu Anadolu’da, çok uzun zaman istediği gibi eylem yapıp
cinayet işledi. Bu örgütleri daha en başında bastıramayan bir
istihbarat örgütünün başarısından kim söz edebilir?
İstihbarat
örgütlerimizin asıl hedefinin ne olduğu Ergenekon soruşturmasında
açıkça ortaya serilmiyor mu? Kemalistler, Atatürkçüler, üniversite
hocaları, emekli askerler, gazeteciler izlenip fişleniyor. Bir milyon
kişinin telefonları dinleniyor. Bu büyük bir iş, muazzam bir iş! Her
şey feda olsun! Feda olsun da, arada asıl teröristler, eli kanlı dinci
örgütlenmeler neredeyse serbestçe cirit atabiliyor. Bizler de olup
biteni seyretmek zorunda kalıyoruz…”
LİBERAL AYDINLARIMIZ OLAYLARA HÜKÜMETİN PENCERESİNDEN BAKIYOR
Söyleşi’de
Faraç’ın ardından yeniden söz alan Can Ataklı, olaylara tek pencereden
bakılmaması gerektiğini belirterek, aksi halde “sığ”lığa, hatta
mantıksızlığa ulaşılacağını söyledi. Ataklı, bir soru üzerine “Derin
devlet hükümetlerden, devletten bağımsız bir olguymuş gibi
gösteriliyor. Böyle şey olmaz. Derin devlet dünyanın her yerinde
vardır. Bu bakımdan ‘derin devlet’le ifade edilen şeyin, yozlaşarak
yoldan çıkmış bir takım çetelerin ifade ettiği şeylerden ayrılması
gerekir” dedi. Türkiye’nin çok önemli bir ülke olduğunu, Türk
devletinin de bin yıldır bu topraklarda kök saldığını ifade eden
Ataklı, “Obama, ‘Türkiye yerinden dolayı her zaman önemli bir ülkedir’
dedi. Obama’nın bu sözünün hükümetin kulağına küpe olması gerekir.
Çünkü adam, ‘kardeşim, önemli olan sen değilsin; senin partin,
iktidarın filan değil; önemli olan Türkiye’dir’ diyor! İktidarda kim
olursa olsun; ister AKP olsun, ister başkası olsun Türkiye’nin
kendileri için önemli ülke olduğunu söylüyor. Kimse kendini
kandırmasın. Doğrusu da budur!” şeklinde konuştu.
Ataklı
konuşmasında, olaylara tek pencereden bakmanın yaratacağı sonuçlar
üzerinde durdu. Hukuktan siyasete, siyasetten ekonomiye değin hemen her
konuda “kolay açıklamaların peşinde gittiğimizi” ifade eden Ataklı,
şöyle konuştu:
“Örneğin ‘Ergenokon’ soruşturmasını, tutuklamaları ve
bu çerçevede ortaya konan görüşleri ele alalım. Ne söylerseniz
söyleyin: diyorlar ki, ‘Ama darbe yapacaklardı’! Darbe soruşturulmasın
mı? Darbe suç değil mi? Siz, darbelere karşı değil misiniz?...
Tamam
kardeşim, darbe suç! Ama bir soruşturma da hukuka, yasaya uygun olmak
zorunda!.. Hınçal Uluç’u vuran ardamı 3 bile içeride tutmadan serbest
bırakıyorsun! Adam elinde silahı gelip Hıncal’ı vurmuş. Daha yara
kapanmadan, yaranın sargısı üzerindeyken, bakıyorsun adam dışarıda!
Trafikte on kişinin canına kıymış sürücü, bakıyorsun ki ikinci gün
elini kolunu sallayarak geziyor! Hatta aracının başına bile
dönebiliyor! Adam bir kez daha kaza yapınca, anlaşılıyor ki ehliyeti
elinden alınmamış!.. Fakat, diğer taraftan, hayatları boyunca tertemiz
yaşamış, hayatları boyunca bilimle yahut meslekleri ile ilgilenmiş
rektörleri, üniversite hocalarını, gazetecileri, emekli askerleri ne
kadar tutuklu kaldıkları veya kalacaklarını hiç umursamadan içeriye
atıyor ve orada tutuyorsun!
Darbe ‘suç’ tabii, ama nasıl bir suç?
Bir telefon dinleniyor! Ortam dinleniyor! Biliyorsunuz bir de böyle bir
laf var! Yani burasını dinliyor adam, sen de öfkelisin, verip
veriştiriyorsun! Ha işte ortama yakalandın! Ergenekon’un faili oluyor,
darbe örgütünün bir üyesi olmakla suçlanıp sorguya alınıyor veya
tutuklanıyorsun!
Bu arkadaşlar, kendilerine ‘demokrat’ diyor! Eğer
bu da ‘kesmezse’ dönüp ‘liberal demokrat’ diyor! Fakat lütfen, nasıl
demokratlık bu? Demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri savunmayan bir
demokrat olabilir mi? İlhan Selçuk, bu ülkeden kaçıp gidecek miydi?
Sabaha karşı sokağı ablukaya alınıp evi basıldı, gözaltına alınıp
içeriye atıldı da ne oldu? İşte serbest bırakıldı ama hiçbir yere
gitmedi!..
Biliyorum; Prof. Dr. Mehmet Haberal tutuklanmasının
değil, ellerinden şifa bekleyen hastalarının derdinde! Haberal,
‘Ergenekon’ savcısı hakkında dava açmış diye kaçıp gider miydi,
dersiniz, bu ülkeden? Niçin gitsin? Hangi suçun hesabını vermemek,
hangi delilleri karartmak için? Ama bakıyorsunuz koro bir ağızdan,
‘Profesörler, darbe örgütlerine katılmaz diye bir şey yok’ diyor! Bu
sözler, Haberal’ın tutuklanmasına bir açıklama değil ki!..
Onların
da duraksadığı bir nokta olmadı değil. Saygın Türkan Saylan’ın başına
gelenler konusunda utangaç bir ifadeyle de olsa ileri geri konuştular,
biraz günah çıkarır gibi yaptılar; ama ‘Hayır! Bunu yapamazsınız! Hiç
kimseye yapamazsınız!’ da diyemediler. Çünkü diyemiyorlar. Çünkü
iktidarın penceresinden bakıyorlar. Empati kuramıyorlar. Başkasının
başına gelenlerle ilgili değiller!..
‘Hukuk herkese lazım’
deniyor. Evet; elbette hukuk herkese lazım! Belki en çok, hukuksuzluk
yapanlara lazım. Çünkü hukuksuzluk, er geç gerçek hukuka ihtiyaç duyar.
Bana diyecekler ki: Kardeşim, neden böyle yaptın? Neden hukuksuzluk
yaptın? Bunu sordukları zaman, ihtiyacım olan tek şey hukuk olacak.
Yargılansam da, yargılanmasam da bunun kararının tabii yollardan, tabii
hakim tarafından verilmesini isteyeceğim. Hukukun kuralları içinde
davranılmasından başka güvencem olmayacak çünkü…”
“DERİN DEVLET” İLE YOZLAŞIP YOLDAN ÇIKMIŞ BİR TAKIM ÇETELERİN İFADE ETTİĞİ ŞEY BİR DEĞİL
“Derin
devlet” tartışmalarına da değinen Ataklı, “Derin devletin”, herhangi
bir devletin karşılaştığı karmaşık durumların altından kalkabilmek için
aldığı bir takım gizli kararlar ve bunlara bağlı uygulamalar olduğunu
söyledi. Ataklı şöyle devam etti:
“İşte, deniyor ki, başlangıçta
‘40 çapulcudan ibaret’ görülen PKK, alıp başını gitmiş! Binlerce
militanı olan bir terör örgütüne dönüşmüş! Ne yapılıyor? Bölgede
‘Olağanüstü Hal” ilan ediliyor! İdari yapı, askeri yapı buna göre
düzenleniyor. Karşında bir çete var. Düzenli bir ordu bir çeteyle
düzenli ordunun yöntemleriyle savaşamaz. O zaman bir takım
yapılanmalara gidiliyor. Devletin görevlendirdiği insanlar, bir çete
gibi dağlarda savaşmaya başlıyor. Adam, ‘bin kişi öldürdüm’ diyor.
Bunun için diyor…
Ama süreç uzayınca ve denetim de zayıflayınca
bunlardan bir kısmı yozlaşmaya başlıyor. Şehirlerde her zaman var olan
mafya ve benzeri yapılanmalarla ilişki içine giriyor. Onlara bağlı
olarak cinayet işliyor, haraç topluyor. Bunun devletle, devletin
‘derini’ ile ne alakası var?
‘Bin adam öldürdüm’ diyeni örneğin,
oradan, o yapı içinden alıp burada bir karakola veriyorsun. Ne oluyor?
Orada dağlarda gezmiş, işi adam öldürmek olan biri, tabii o karakola
uyum sağlayamıyor. Birileri gelip buluyor onu, yahut o buluyor onları.
Yani haraç alan, karakuşi işler yapan bir takım adamların arasına
katılıyor veya kendisi öyle bir yapı oluşturuyor. Bu derin devlet
değil, bu çetedir.
Bunların üzerine gidilmesi şarttı, ama
yapılamadı. Çünkü kimiyleri yararlandı bu çetelerden. Bu yüzden bunları
derin devlet deye gösteriyorlar. Bugünün iktidarı bu durumu çok iyi
değerlendiriyor. Hem hasımlarını, hasım olarak düşündüklerini hem de
suç işleyen belirli yapıları aynı torbaya doldurup içinden çıkılmaz
hale getiriyor meseleyi…”
İktidar ve yandaşlarının, Ergenekon
operasyonunu sürdürürken, “namusumuzdan ve hukuka saygımızdan”
yararlandığını, “bu ülkenin gerçek demokratlarının namusluluğunu ve
namusunu” kullandığını ifade eden Ataklı, bunun, “Hukuk önünde herkes
eşittir, kimse dokunulmaz değildir” denilerek yapıldığını söyledi.
“Bu
kılıcı sallayan, ama hukuka saygıları çok su götürür olanların devletin
gücünü kullanarak böylece bir korku imparatorluğu yarattıklarını”
savunan Can Ataklı, “ ‘Her şey yargının eline teslim edildi,
suçsuzların korkacak bir şeyleri olamaz’ diyorlar. ‘Yargıya müdahale
etmeyelim’ diyorlar. Fakat bize söylediklerinin, bize önerdiklerinin,
bize tavsiye ettiklerinin tam tersini yaparak bu ülkenin saygın bilim
insanlarını, aydınlarını, düşünen insanlarını vicdansızca,
merhametsizce mağdur ediyorlar” dedi.
“Bu kadar çok demokrat’a(!)”,
ve “bu kadar aşırı demokrasi düşkünlüğüne(!)” karşın, Türkiye
anayasasının bir darbe anayasası olduğunu, “12 Eylül müdahalesiyle
devlet yönetimine el koyan Kenan Evren ve arkadaşlarının
görevlendirdikleri kişiler tarafından hazırlandığını hatırlamak
gerektiğini” ifade eden Ataklı, şöyle devam etti:
“Hafızayı Beşer
Nisyan İle maluldur” derler. Yani, toplumun hafızası unutkanlıkla
hastalıklıdır! Öyle olmasaydı, yürürlükteki anayasanın bir askeri darbe
anayasası olarak referanduma sunulduğunda bu toplumun yüzde 92’sinden
fazlasının onayını aldığını unutmazdık... O anayasaya kimler oy
verdi? Bizler oy verdik! Belki korka, korka ama usulüne uygun bir
seçimde, yani ‘hür irademizle’ gidip ‘evet’ oyu verdik! Şimdi ne
diyoruz? ‘Darbelere karşıyız’!..
Bütün bunların ötesinde, her sözü
darbe kanıtı gibi göstermek isteyenlerin hiç değinmedikleri bir şey
daha var. Neredeyse 20 yıldır darbe yapmaya hazırlandıkları söylenenler
aslında bunu başaramamış. Bırakın başarmayı darbe şartlarını bile
oluşturamayan bu kadar insanı aylarca belki yıllarca hapiste tutmanın
mantığı var mı, bunu yapmak adalete ve vicdana sığıyor mu, sorusunu da
sormamız gerekiyor.
Ergenekon intikam operasyonunu yürütenler olayı
aynı zamanda ‘Türkiye’nin temizlenmesi’ olarak da sunmak istiyor. Bunu
da İtalya’da yapılan Gladio operasyonu ile benzeştirmeye çalışarak
yapıyor. İtalya’da mafya siyaset ilişkilerinin ortaya saçıldığı Gladio
operasyonu ile Ergenekon’un hiçbir ilgisi yok aslında. Orada NATO
artığı bir örgütün siyaset ve mafya ile kurduğu bir menfaat çetesi söz
konusuydu. Savcılar 7 bin kişi hakkında soruşturma yaptı, ama açıkçası
bir sonuç da alınamadı.
Belki ‘sonuç’ almanın peşinde de değillerdi.
Çünkü amaç, devlet açısından bir dönem NATO’ya, yani uluslar arası bir
güce bağlı olarak kurulmuş, ne olduğunu ve ne yaptığını kimsenin pek
bilmediği, ama sonuçta görevi bitmiş, işi bitmiş o yapının
tasfiyesiydi. Tasfiye edildi bitti…
Bu ‘temizlik’ iddiası, ( Bunu,
‘Türkiye bağırsaklarını temizliyor’ şeklinde ifade edenler de var,
biliyorsunuz!), yasadışı bir gücün tasfiye edildiği efsanesi sayesinde
kamuoyunun kafası iyice karıştırılıyor ve tutuklanan pek çok saygın
kişi görünmeyen, ulaşılamayan, kanundışı işler yapmış vahşi bir örgütün
üyeleri gibi algılanıyor. Televizyonlarda birer ‘misyoner’ edasıyla
gezinen sözde liberal demokratlar da, bir taraftan iktidardan
sağladıkları kazanımları korumak, diğer taraftan gerçek aydınlardan
hınçlarını çıkarmak için bu zihin karışıklığını körüklüyorlar. Hiçbir
ahlâki ve vicdani değeri olmayan, bu değerleri çoktan bir tarafa
bırakmış bu kişilere ne söyleyeceğimi doğrusu bilemiyorum. Fakat şunu
biliyorum: Hallerinden ve oynadıkları rolden hoşnutlar. ‘Yalancı
pehlivanlık’tan memnunlar ve bu topluma, bu toplumun aydın insanlarına
verdikleri hasarı kıs kıs gülerek izliyorlar!”
İKTİDARIN EMRİNDEKİ İSTİHBARAT, İSTEDİĞİNİ DİNLEYİP ELDİ ETTİĞİ BİLGİ Yİ İKTİDARIN GAZETELERİNE VERİYOR
Can
Ataklı, bir dinleyicinin, “AKP iktidarının vergi cezası yoluyla Doğan
Medya grubunu cezalandırdığı” yönünde görüş belirterek, basına
yansıyan “dinleme” olayına ilişkin değerlendirmesini istemesi üzerine
şöyle konuştu:
“Bu süreçte ayyuka çıkan dinleme olaylarının şahikası
diyorum, bu olaya. Bakın neden: Ses kaydındaki isimlerden biri Doğan
Grubu yöneticilerinden Soner Gedik, diğeri ise Gelir İdaresi Başkanı
Mehmet Akif Ulusoy… Her iki isim hakkında da herhangi bir suç duyurusu
ya da şüphe yok. Demek ki dinlenmeleri için bir neden yok. Konuşma
hatlı bir telefondan değil cep telefonlarından yapılıyor. Bu durumda
ilk soru: Ses kaydı nasıl yapıldı ve gazetelere filan nasıl ve kim
yahut kimler tarafından verildi?
Bu soruya yanıtımız ne olur?
Diyebiliriz ki, Doğan Grubu yöneticisi Soner Gedik banda alıp dağıtmış
olabilir. Bu mümkün değil. Çünkü bunun ne kişisel olarak Gedik ne de
Doğan Grubu açısından hiçbir gereği yok… Mehmet Akif Ulusoy kaydedip
dağıtmış olabilir. Bu da mümkün değil. Çünkü konuşma kaydına göre
Gelirler Genel Müdürü de zor durumda. O halde bu ses kaydı AKP
medyasının ifadesiyle ‘dinlemeye’ takılmış. Peki ‘dinlemeye takılmak’
ne demek? Eğer bir kişinin telefonu dinleniyorsa, ilgisi olmayan üçüncü
bir şahısla yaptığı konuşma da doğal olarak kayda giriyor. O halde bu
iki kişiden biri hakkında ‘yasal’ olarak alınmış bir dinleme izni
olması gerek. Soru şu: Hangisi için dinleme izni alındı ve gerekçe
olarak ne gösterildi?
Ben her iki isim hakkında da dinleme izni
alındığını sanmıyorum. Dinlemeye ilişkin haberlerde bunu belirten
herhangi bir bilgi yok. Tersini belirten de yok, ama öyle sanıyorum ki
böyle bir izin verilmemiş. Usulüne uygun, yani yargı makamının verdiği
bir dinleme izni olsaydı bunu da ilan etmekten kaçınmazlardı diye
düşünüyorum… O zaman şunu düşünüyorsunuz ister istemez: Demek ki
iktidarın emrindeki istihbarat birimleri istedikleri kişiyi dinleyip
kayda alıyor ve bunu işlerine geldiği gibi servis ediyor. Bu olay bunun
çok açık kanıtıdır…
İktidar ve yandaşlarının Ergenekon operasyonunu
sürdürürken, bu ülkenin gerçek demokratlarının namusundan ve hukuka
saygısından yararlandığını söyledim. Telefonla konuşurken, başınıza
çorap örmek konusunda peşin hükümlü ve kararlı birilerinin sizi
dinlediğini, söylediklerinizden sonradan sizi suçlayacak malzeme olarak
yararlanacağını düşünmezsiniz. Niçin düşünmezsiniz? Çünkü bir
hukuksuzluk içinde değilsiniz! Bir alicengiz oyunu çevirmiyorsunuz!
Onlar, bir korku imparatorluğu yaratmak için bizim namusumuzdan ve
hukuka güvenimizden, saygımızdan yararlanıyor. Üstelik hukuksuzluğunu
‘kimse dokunulmaz değildir’ diye perdeliyor. Kimse dokunulmaz değildir,
doğru; ama herkes dokunulmazdır da!.. Bir hukuk devletinde, devletin
kolluğunun, yargısının birine dokurması için esaslı sebeplerinin olması
lazım. Bu sebeplerin herkes için anlaşılır, uzlaşılır olması lazım.
Esaslı bir sebebin olmadan birine dokunuyorsan, bunun hesabını vermen
gerekir. Bakıyoruz, AKP taraftarı medyaya servis edilen ve daha
yargılanmadan insanları suçlu ilan eden bilgiler konusunda kimseye
dokunulmuş değil. Örneğin, son örneğimizde üzerinde durduğumuz (telefon
dinleme, kaydetme ve basına servis) olayının savcıları, Adalet
Bakanlığını harekete geçirmesi gerekirdi. Arkadaş, sen hangi yetki ile
telefon dinliyorsun? Dinlemekle kalmayıp kayıt altına alıyorsun? O da
yetmiyor ilan ediyorsun? ‘Bunun hesabını ver bakalım’ demeleri
gerekirdi.”
ERGENOKON’DA NEREYE KADAR GİDERSE, DENİZ FENERİ’NDE NEREYE KADAR GİTMEZSE
Can
ataklı, iktidar partisinin sözcülerinin, “Ergenekon davasında ipin ucu
nereye kadar gidiyorsa oraya kadar gidilecek” şeklinde açıklamalar
yaptıklarını, aynı kararlılığın Deniz Feneri davasında da gösterilip
gösterilmeyeceğini merak ettiğini söylemesi üzerine şöyle konuştu:
“Ben
de merak etmiyor değilim, ama görünen köy kılavuz istemiyor. Mesele
Ergenekon ile ilgili olduğunda başta Başbakan Erdoğan olmak üzere
maaşallah her AKP yetkilisi kendinde ‘aslanlar gibi.. babalar gibi’
konuşma hakkı buluyor. Başbakan kendini davanın savcısı ilan
edebiliyor. CHP GeneL Başkanı ‘avukat’ ya, o da savcı olacak! Gazeteci
‘Ergenekon konusunda bir gerileme mi var?’ diye soruyor, Başbakan
kollarını iki yana açıp ‘İnsaf yani’ diyor. Sonra da ekliyor ‘Nereye
kadar giderse gideceğiz’… Polisten, MİT’ten bir ihtimal adliyeden hemen
her gün tonlarca bilgi belge ile ses ve görüntü kayıtları medyaya
sızdırılıyor. Hemen her gün Ergenekon’la ilgili bir bakanın,
yöneticinin veya bürokratın yaptığı açıklama gazete sayfalarını, TV
ekranlarını süslüyor. Ancak sıra Deniz Feneri’ne gelince hepsi dut
yemiş bülbül! Suspus oluyor ortalık. Ne ‘Nereye kadar giderse gitsin’
meydan okumaları var, ne adı geçenlerle ilgili bilgi, belge veya
telefon kaydı ne de bir kararlılık gösterisi…
Ergenekon’u
beğenmedikleri herkesten intikam alma aracı olarak gören zihniyet, iş
Deniz Feneri’ne gelince ‘yargıya intikal etmeyi’ hatırlıyor.
Ama
diyorum ki, iktidar hukuku ne kadar ayaklar atına alırsa alsın, yargıyı
ne kadar baskı altında tutarsa tutsun, halkın hafızasını ne kadar
bulandırmaya çalışırsa çalışsın, şurası unutulmasın ki Türkiye bir
hukuk devleti. Bu ülkenin savcıları, hâkimleri var. Adalet er veya geç
tecelli eder. Buna inancım sonsuz ama isyan noktasına geliyor insan.
Çiller’in evrakları hikayesine bakın! Günay’ın ‘görmeyin kardeşim, onu
da görmeyin!’ lafı... Milli irade dedikleri böyle işliyor demek ki.
Milli irade dediğinizin hepimizin iradesidir, çoğunluğun değil.
Çoğunluğun isteği, milli iradeye karşıt da olabilir kimi hallerde.
Kimsenin imtiyazı yok, yargının önünde herkes eşittir diyorlar. Var
kardeşim var! Çalanla, çırpanla, hayatı boyunca bu ülkeye, bu ülkede
bilime hizmet vermiş insanlar ne kanun önünde ne Allah önünde eşit
filan değiller…”
Faraç ve Ataklı’ya söyleşiyi tamamlamalarının
ardından, BGC’nin teşekkür plaketi sunuldu. Plaketi sunan BGC Yönetim
Kurulu Üyesi Necati Kartal, iki konuğa teşekkür ettiği kısa
konuşmasında, “Aydınlarla Yüz Yüze” söyleşilerinin önümüzdeki yılda da
devam edeceğini söyledi.
Faraç ve ataklı daha sonra okuyucuları için kitaplarını imzaladılar.
FOTOĞRAFALTI
Mehmet FARAC
1Devlet
kurmadı Hizbullah’ı. Ondan yalnızca yararlandı. Eylemlerini izlemek
yerine serbest bıraktı. Silah ve bombalar sağlamasına göz yumdu.
Örneğin Gaziantep'te Müjde Yayınevi’nin standına atılan, bir çocuğun
ölümüne çok sayıda insanın da yaralanmasına neden olan bombanın Siverek
polis karakolundaki görevlilerden temin edildiği belirlendi. Böyle
ilişkiler yargı kararıyla da sabit. Ama bu başka bir durum, devlet
tarafından kurulması ise bambaşka bir durum!..
2“Nasıl olmuştu
da, aynı yoksul çevreden gelen, aynı okulda okuyan, aynı seccadeye baş
koyan bu ikisi (Abdullah Öcalan ve Hüseyin Velioğlu), biri
Marksist/Leninist, öteki şeriatçı ayrı, ayrı terör örgütleri kurup
birbirleriyle kanlı bir savaş yürütmüştü? Bu da bir paradokstur. Ama
Güneydoğu dediğimiz bölge bir paradokslar bölgesidir. Orada plan, Kürdü
Kürde kırdırma planıydı. Ellerine klayşinkoflar, hayalet takaroflar
tutuşturulup cinayet işlemeye gönderildiler.”
3“Sonuçta,
Hizbullah’ın molla takımı bölgede etkin olmaya çalışan Fethullah Gülen
Cemaati yerine PKK’ya yaklaştı. Zaten kökenlerindeki Mizan Cemaatinde
bu eğilim (dinci ve Kürtçü ve PKK ile saldırmazlık politikasından yana
eğilim) güçlü olarak vardı. Gülen cemaatinin ‘boşluktan’ yararlanmak
istemesi ve onlara fazlasıyla ‘fırsatçı’ görünen tutumu, bu eğilimi
daha da kuvvetlendirdi. Böylece, sonuç olarak PKK, Hizbullah’ın beyin
takımını, yönetici kadrosunu F. Gülen grubunun elinden almış oldu.”
4“İstihbarat
örgütlerimizin asıl hedefinin ne olduğu Ergenekon soruşturmasında
açıkça ortaya serilmiyor mu? Kemalistler, Atatürkçüler, üniversite
hocaları, emekli askerler, gazeteciler izlenip fişleniyor. Bir milyon
kişinin telefonları dinleniyor. Bu büyük bir iş, muazzam bir iş! Her
şey feda olsun! Feda olsun da, arada asıl teröristler, eli kanlı dinci
örgütlenmeler neredeyse serbestçe cirit atabiliyor. Bizler de olup
biteni seyretmek zorunda kalıyoruz…”
Can ATAKLI
1“Barak
Obama, ‘Türkiye yerinden dolayı her zaman önemli bir ülkedir’ dedi.
Obama’nın bu sözünün hükümetin kulağına küpe olması gerekir. Çünkü
adam, ‘kardeşim, önemli olan sen değilsin; senin partin, iktidarın
filan değil; önemli olan Türkiye’dir’ diyor! İktidarda kim olursa
olsun; ister AKP olsun, ister CHP olsun, isterse başkası olsun
Türkiye’nin kendileri için önemli bir ülke olduğunu söylüyor. Kimse
kendini kandırmasın. Doğrusu da budur!”
2“Yasadışı bir gücün
tasfiye edildiği efsanesi sayesinde halkın kafası karıştırılıyor.
Tutuklanan pek çok saygın kişi görünmeyen, ulaşılamayan, kanundışı
vahşi bir örgütün üyeleri gibi algılansın isteniyor. Televizyonlarda
birer ‘misyoner’ edasıyla gezinen sözde liberal demokratlar da, bir
taraftan iktidardan sağladıkları kazanımları korumak, diğer taraftan
gerçek aydınlardan hınçlarını çıkarmak için bu zihin karışıklığını
körüklüyorlar. ‘Yalancı pehlivanlık’ rolünden de memnunlar.”
3“Ergenekon
intikam operasyonunu yürütenler olayı aynı zamanda ‘Türkiye’nin
temizlenmesi’ olarak da sunmak istiyor. Bunu da İtalya’da yapılan
Gladio operasyonu ile benzeştirmeye çalışarak yapıyor. İtalya’da mafya
siyaset ilişkilerinin ortaya saçıldığı Gladio operasyonu ile
Ergenekon’un hiçbir ilgisi yok aslında. Orada NATO artığı bir örgütün
siyaset ve mafya ile kurduğu bir menfaat çetesi söz konusuydu. Savcılar
7 bin kişi hakkında soruşturma yaptı, ama açıkçası bir sonuç da
alınamadı.”
4“Telefonla konuşurken, başınıza çorap örmek
konusunda peşin hükümlü ve kararlı birilerinin sizi dinlediğini,
söylediklerinizden sizi suçlayacak malzeme olarak yararlanacağını
düşünmezsiniz. Niçin düşünmezsiniz? Çünkü bir hukuksuzluk içinde
değilsiniz! Bir alicengiz oyunu çevirmiyorsunuz! Onlar, bir korku
imparatorluğu yaratmak için bizim namusumuzdan ve hukuka güvenimizden,
saygımızdan yararlanıyor. Üstelik hukuksuzluğunu ‘kimse dokunulmaz
değildir’ diye perdeliyor.”
Özgeçmiş
MEHMET FARAÇ
Urfa, 1965. Gazeteci, yazar, Cumhuriyet Gazetesi Yurt Haberleri Müdürü
Gazeteciliğe
1983 yılında Urfa’da Cumhuriyet muhabiri olarak başladı. Yerel gazete
ve radyolarda yöneticilik yaptı. 1995 yılından bu yana İstanbul’da,
Cumhuriyet Gazetesi’nin Yurt Haberleri Servisi Şefi olarak görev
yapıyor. “Töre Kıskacında Kadın” adlı incelemesi 1998 yılında Çağdaş
Yayımları’nca kitap olarak basıldı, ikinci baskısı ise 2002’nin
ortalarında Günizi Yayıncılık’tan çıktı. Mehmet Faraç, Türkiye
Hizbullahı’yla ilgili ilk kitap olan “Kod Adı Hizbullah”ı da Faik
Bulut’la birlikte kaleme aldı. Yazarın “Töre-Terör-Toprak” üçlemesinin
son kitabı olan “Suyu Arayan Toprak, Harran ve Fırat’ın Bin Yıllık
Dramı” ise 2001 yılı içinde yayımlandı. Mehmet Faraç’ın dördüncü kitabı
olan “Batman’dan Beykoz’a, Hizbullah’ın Kanlı Yolculuğu” da, 2001
yılının sonunda piyasaya çıktı. Aralık 2002’de yayımlanan “Kötüler
Mahallesi” yazarın beşinci kitabı. Anadolu Üniversitesi İletişim
Fakültesi ile Akademi İstanbul’da Yerel Basın ve Araştırmacı
Gazetecilik dersleri veren Faraç evli, Murat ve Fırat adlı iki çocuk
babası.
CAN ATAKLI
Diyarbakır 1956. Gazeteci, yazar, TV haber sunucusu ve programcısı
Yüksek
öğrenimini, İktisadi ve Ticari İlimler Akademesi (İTİA) Gazetecilik ve
Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nu bitirerek tamamladı. Gazeteciliğe 1976
yılında Vatan gazetesinde başladı, sonrasında 24 Saat gazetesi ile
devam etti. Günaydın ve Tan gazetelerinde yazı işlerini idare etti.
Sabah gazetesinin İstanbul dönemi kuruluş kadrosunda yer aldı. Aynı
gazetede uzun süre köşe yazarlığı yaptı. Televizyon gazeteciliği
yaşamına, ilk kez Kanal 6 televizyonunda öğle haberlerini sunarak
başladı. Daha sonra Habertürk’ün kuruluşunda yer aldı. Ardından Star
televizyon kanalının ana haberlerini sundu. Bu arada yazılı basınla
ilişkisi köşe yazarlığı düzeyinde devam etti. Almanca bilen Ataklı’nın
“Amiral Battı Sabah Grubunun Öyküsü Can Ataklı’nın Tanıklığıyla” adlı
kitabı bulunuyor.





