TÜRKİYE'DE ÖZGÜRLÜKLER

Bu sayfa 2010-02-12 10:28:29 tarihinde yayınlandı ve 127 kez okundu.

Aydınlarla Yüz Yüze 2010 etkinliklerinin ilkinde Prof Dr. Ahmet Özer, eski Bakan Ercan Karakaş, Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Deniz Kavukçuoğlu, Zaman Gazetesi yazarı Bejan Matur “Türkiye’de Özgürlükler” sorununu tartıştılar


Prof. Dr Özer: Katı merkeziyetçilik, katı bürokrasi ve siyasetteki tıkanmışlıkla kirlenmişlik özgürlüklerin ve demokrasinin gelişmesinin önündeki en büyük engel.
-Karakaş:  Siyasi partilerin yanında sivil demokratik yapıları,  sivil kuruluşları geliştirmeden demokrasimizi de, siyaseti de daha iyi bir yere getirme şansımız yok.
-Matur: Özgürlükler dediğimiz zaman,  önce eşitliğe ilişkin sorunlarımızı düşünmek, ‘eşitliğin neresindeyiz’ sorusuna yanıt vermek gerekiyor.
Kavukçuoğlu:  Özgürlüklerin azlığından yakınanlar da, artık eylemsizlik halini terk etmeli; ‘68’deki gibi yumruklarını sıkmalı  ve talepleri için mücadele vermeli.
Bu yıl, Nilüfer Belediyesi ile Bursa Gazeteciler Cemiyeti’nin paydaşlığında gerçekleştirilen Aydınlarla Yüz Yüze etkinliklerinin ilki Prof. Dr. Ahmet Özer,  SODEV Başkanı ve eski Kültür Bakanı  Ercan Karakaş, Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Deniz Kavukçuoğlu, Zaman Gazetesi yazarı Bejan Matur’un Türkiye’de Özgürlükler sorununu değerlendirdikleri toplantıyla başladı. 
BGC Başkanı Nuri Kolaylı,  açış konuşmasında, Aydınlarla Yüz Yüze etkinliklerinin bu yıl 4.’sünün yapıldığını hatırlattı. Etkinlikler çerçevesindeki söyleşilerde Türkiye’nin düşün, siyaset ve sanat dünyasından önemli isimleri Bursalılarla bir araya getirdiklerini söyleyen Kolaylı, paydaş Nilüfer Belediyesi ile sponsor olarak katkıda bulunan basın ve basın dışı  kuruluşları  isim isim anarak teşekkür etti.  Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey de, Nilüfer Belediyesi olarak Aydınlarla Yüz Yüze söyleşileri gibi kültürel dünyamızı zenginleştiren çabalara destek vermelerinin doğal olduğunu, bu desteklerinin hep devam edeceğini söyledi.
BGC Başkanı Nuri Kolaylı’nın yönettiği Toplantıda ilk sözü alan Prof. Dr. Ahmet Özer,  “Katı merkeziyetçilik, katı bürokrasi ve siyasetteki tıkanmışlıkla kirlenmişlik özgürlüklerin gelişmesinin en büyük engeli” dedi.  Prof. Dr. Özer, askeri darbeleri ve bu konudaki güncel tartışmaları da değerlendirdiği konuşmasında, “en iyi darbenin bile en kötü demokrasiden daha kötü olduğunu” vurguladı. Türkiye’nin Tanzimat’tan beri yüzünü Batı’ya çevirmiş bir ülke olduğunu hatırlatan Özer: “Türkiye geri, teokratik üçüncü dünyanın lideri olmaktansa; gelişmiş Batı’nın eşit bir üyesi olmayı tercih etmelidir” diye konuştu.
 Prof Dr. Özer, 12 Eylül askeri darbesinin demokrasi ve siyasal özgürlükler bakımından Türkiye’yi 30 yıl geriye götürdüğünü de ifade etti.
Prof Dr Özer, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Kanaatim o ki, çok partili sisteme geçtiğinden beri Türkiye’de, iktidardaki sağ partiye, yalnızca diğer bir sağ partinin seçenek oluşturduğu bir sistem yaratıldı. Bunun iyi sonuçlar vermediğini, artık çok açık olarak görüyoruz. Günümüze baktığımızda, halkın yüzde 80’inin, kamuoyu araştırmalarına göre, Türkiye’nin en önemli, en yakıcı sorunu olarak işsizlik sorununu gördüğü ortaya çıkıyor.  O zaman siyasi partilerin de en önemli, en yakıcı sorun olarak işsizliği, yoksulluğu görmeleri gerekmez mi? Hayır, gerekmiyor; çünkü emek sermaye ayrılığına dayanan siyasetin yeri yok!  Oysa bakıyorsunuz ki, toplumun en üstte yer alan yüzde 20’lik dilimi, milli gelirden yüzde 55 oranında, en alttaki yüzde 20’lik dilimi ise yalnızca yüzde 4.9 oranında pay sahibi. Buradan ne çıkar? En alttaki yüzde 20’lik dilimin temsilcisi hangi parti? Nerede o parti? Eğer varsa, bu eşitsizliği düzeltmek, bu eşitsizliği ortadan kaldırmak için neden hiçbir şey yapmıyor?..
Bu yüzden bugün için şunu söylemek mümkün: Türkiye’de çözüm olması gereken; başka bir deyişle toplumun sorunlarını çözmek yükümlülüğü altında bulunan siyaset çözüm olmaktan, çözüm vasıtası olmaktan çıkmış, kendisi bizatihi soruna dönüşmüştür. Bu durumu ortadan kaldırmadan siyaset bir yere varamaz; ne kendini aşabilir, ne kendini yenileyebilir ne de bir derdin dermanı olur!..
Arkadaşlar;  bu süreçte Türkiye’nin önemli sorunları var: Kürt Açılımı denilen, Alevi Açılımı denilen açılım çabaları birer soruna karşılık gelmiyor yalnızca, aslında Türkiye’nin içerdeki sorunlarına, içerdeki özgürlük sorunlarına karşılık geliyor bunlar.  Diğer taraftan Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu gibi dışarıdan sorunlarımız var. Çözülmezse büyüyecek, Türkiye’nin geleceğini etkileyecek sorunlar bunlar da. Biz ne yapıyoruz? 21. Yüzyılda hala asker-sivil çelişkisiyle uğraşıyoruz…
Sosyal durum açısından baktığımızda, bu sorunlar etrafındaki dalgalanmanın, çözümsüzlüğün getirdiği  güçlükleri şimdiden görüyoruz. Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki çatışmalar ve şiddetle birlikte büyük bir göç dalgası var Türkiye’de; bir taraftan Güney’deki kentlere, bir taraftan da Batıdaki gelişmiş kentlere doğru. Öyle oluyor ki, 300 bin nüfusu olan bir kent son yirmi otuz yılda aldığı göçle 600 bin nüfusa ulaşıyor. Belediye hizmetleri, altyapı hizmetleri, istihdam kapasitesi, kentleşme kapasitesi bu nüfus artışının altında eziliyor. Daha trajik olanı: Gelenler köylü olmaktan çıkıyor, ama gerçek o ki, şehirli de olamıyor. Umutla geliyor, umutları çerçeve içine alınmış modern sitelerin beton bariyerlerine çarpıp tuzla buz oluyor. Köylü olmamak, şehirli de olmamak! Kısacası hiçbir yerden ve hiçbir yerli olmamak! Bundan daha trajik bir durum düşünülebilir mi?
Bu trajedinin üzerinde hayat bulan, hukukun işlememesi ile de beslenen başka ve daha tehlikeli bir şey oluyor: Mafiyoz kültürü kentlerde egemenlik kuruyor. İnkar etmenin yararı yok! Çürük dişler gibi sıralanan ve yasal yapı stokundan üç kat daha fazla olduğu istatistik bilimince de doğrulanan kentlerimizdeki apartmanlar, bu apartmanlar arasında hiç cetvel görmemişçesine uzanan eğri büğrü caddeler bunun kanıtı. Kentler kuş gribine yakalanmış tavuk gibi birden bire ölmezler;  ama boğulacağı koşullar içinde gün gelir ölürler! Bakarsın ki kentler tıpkı canlı organizmalar gibi ölmüş, bir daha dirilecekleri de yok!
Engellerimiz ne? Birincisi katı merkeziyetçi yapı! Yalnız kentlerimiz için değil, siyasetimiz için, özgürlüklerimiz için de katı merkeziyetçi yapı! Ne yapıyor katı merkeziyetçilik? Her sorunu merkezde daha iyi gördüğünü öne sürüyor! Belediye başkanı, belde başkanı; ben senin sorunlarını da, ihtiyaçlarını da senden iyi bilirim! Senden aldığımı da, bu çok iyi bilmekle kalmayıp çözümünü de çok iyi bildiğim sorunlar için kullanırım!  Böyle bir şey olmaz arkadaşlar! Buna karşı, yani aşırı merkeziyetçiliğe karşı ademi merkeziyetçilik de diyebileceğimiz yerinde yönetimi, elbette araçlarını da yaratarak, kurmamız gerekir… Bunun yanında, katı bürokratik bir yapımız var. Bunun sosyal, tarihsel, ekonomik nedenlerinin olduğunu biliyoruz. Ama çağdaş bir dünyada bürokratik katılığın, vesayetin yeri yok, olamaz da. Şimdi; mesela, dediler ki: Bin operasyon yaptık!.. Bin operasyon yapanlar, yapabilenler hukukun üstünde mi? ‘Nedir bu bin operasyon?’  diye, neden hiç kimse soramıyor?  Hukuk yoksa; yahut bazı kesimler için, bazı yapılar için üstünlüğü yoksa demokrasiden de, gelişmesinden de pek söz edilemez!.. Siyasete gelince; birincisi, siyaset bugün tıkanmıştır. Tıkandığı kadar da kirlenmiştir. Bu kirlilik sürekli kendini yeniden üretiyor. Birçok askeri darbe, askeri muhtıra gördük. Siyasetin tıkanmışlığı ve kirlenmişliği bu müdahalelerle doğrudan ilgilidir…”
SİYASET HIZLANMAK ZORUNDA
Prof Dr Özer, konuşmasının devamında, ABD’nin “Türkiye’de hala etkili bir iç dinamik” olduğunun unutulmaması gerektiğini söyledi. “Askerin asli görevine dönmesi, siyaset dışına çıkması” şeklinde, her dönem tekrarlanan siyaset talebinin gerçekleşmediğine de işaret eden Prof. Dr. Özer; “siyasetin bu talebindeki samimiyetinin  kuşkuyla karşılanması” gerektiğini savundu.  Prof. Dr. Özer,  bu durumun büyük sermayenin istekleri ile örtüştüğünü de belirterek, “Büyük sermaye oyunun böyle sürmesinden çok şikayetçi değil” dedi.
Demokrasinin ve özgürlüklerin gelişmesinin önünde aşırı merkeziyetçi yapının, bürokrasinin ve kirlenmiş, tıkanmış siyasetin birlikte direnç gösterdiğini savunan  Prof. Dr. Özer; “demokrasinin çoğunluk rejimi, ama azınlık hakları meselesi” olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.  Türkiye AB ilişkilerine de değinen Özer, “AB kriterleri demokrasinin de kriterleridir. Türkiye AB’yi girer veya girmez; girmek ister veya istemez, ama demokrasi için, özgürlükler için bu kriterleri yerine getirmek zorundadır” dedi.
Türkiye’nin Tanzimat’tan bu yana, yani 167 yıldır yüzü Batı’ya dönük bir ülke olduğunu ifade eden Prof. Dr. Özer, şöyle devam etti: “Bunu değiştirmeye lüzum yok. Türkiye, gelişmemiş, teokratik 3. Dünya’nın lideri olmaktansa, demokratik ülkelerin eşiti olmayı tercih etmelidir. Burada tartışma yok, ama önemli olan hız, çabukluk! Ama artık bedeller ödenmemeli! Bunun için artık siyasetin hızlanması gerekiyor. Fert başına milli geliri 20 bin dolara ulaşmış bir Türkiye’yi kimse bölemez! Korkulukları sallamaktan vazgeçelim. Komünizm bu kış, olmadı sonraki kış gelecek deniyordu; gelmedi! Dahası Komünizmin kendisi, kendini feshetti! Yunanistan tehditi, İran’ın tehditi; nerede o tehdit! İran kendi dertleriyle başa çıkamıyor, Yunanistan da öyle… Türkiye’nin bu korkuları bir yana bırakıp etkin, hızlı siyasetlerle kendi sorunlarının üzerine atılması gerekiyor. Siyaset, pastayı büyütme işidir.  Pastayı büyütecek, ama yetmez! Pastanın sosyal adalet içinde dağıtılmasını da gözetecek. O da yetmez, bunun huzur ve güven içinde olmasını sağlayacak. Pastayı toplumsal barış içinde büyütecek, toplumsal barış içinde bölüştürecek! Demokrasiyi, özgürlükleri geliştirmek budur; yoksa o dediklerimiz iyi bir temenni, ama boş bir laf olarak kalır!”
DEMOKRASİNİN TEMELİ LAİKLİK
Eski Kültür Bakanı, Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) Başkanı Ercan Karakaş ise, evrensel demokrasinin “kadın erkek eşitsizliği”, “gelir dağılımında eşitsizlik” gibi bugüne değin aşılamayan kimi temel zaaflara sahip olmakla birlikte, Türkiye’de demokrasinin sorunlarının bunların da ötesinde bir derinlik, büyüklük ve o ölçüde de vahamete  sahip olduğunu belirtti.  Karakaş, “Türkiye’de özgürlüklerin önündeki engelleri, siyasi partilerin yanında sivil demokratik yapıları gerektiği gibi geliştirmeden ve bu yollardan siyaseti demokratikleştirmeden aşma şansımız yok” dedi. Laikliğin her ülkede demokrasinin temel değeri olduğunu ifade eden Karakaş, “Laiklik aklın ve bilimin temelinde örgütlenmiş devletin her inanışa, her dinsel görüşe eşit mesafede durmasıdır. Her dinsel görüşe uzak olması, her hangi birini desteklemeye yeltenmemesidir” diye konuştu.
Konuşmasında,Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı son verileri de değerlendiren Karakaş, şöyle devam etti:
“Verilere göre milyonlarca yurttaşımız açlık sınırında bir yaşam sürdürüyor. On beş milyon yurttaşımız yoksulluk sınırında; altı milyonumuz işsiz. Üniversite mezunu gençlerimizin dörtte biri, bırakalım mesleğine ilişkin olmasını  herhangi bir iş bulamıyor… Sosyal Demokrat dünya görüşüne sahip bir siyasetçi olarak inanıyorum ki, sorunlarımızı ancak ve yalnız demokrasi ile ve demokrasi içinde çözeriz. Fakat, ‘bize göre’ bir demokrasi yoktur; olamaz da. Bir demokrasi tarifi var yalnızca. Demokrasinin özü insan hakları ve hukukun üstünlüğüdür. Demokrasiyi kurduk bir kere, yeter; diye bir şey yok. İki yüz yıldır demokrasi de, sürekli gelişme halinde. Yüz yıl önce, kadınlara seçme seçilme hakkının olmayışı bile demokrasi dışı bir durum sayılmayabiliyordu. Günümüzde ise, sürüp giden kadın erkek eşitsizliği var. Belki, onu da, ‘pozitif ayrımcılık’ olarak nitelendirilen, kadınların lehinde ayırım uygulayarak, belki başka yollar da bularak aşmak mümkün olacak. Demek ki, demokrasi donup kalmış bir sistem olamaz;  önüne çıkan sorunları veya temelinde var olan sorunları çözerek ilerlemek zorunda...
Demokrasi için dört yılda bir seçim, bu seçim sonunda oluşan bir parlamento yetmiyor. Bunlar varsa, demokrasi de var diyemiyoruz. Pekiyi,  ne gerekiyor? Vazgeçilmezlerin başında düşünce özgürlüğü geliyor. Düşünce özgürlüğü, hiç kuşkusuz ifade özgürlüğüdür. Düşüncelerimizi serbestçe açıklamak temel değerdir. Sağ, sol veya orta’ya göre değişmez bu. Pekiyi, düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü var mı? Hayır, yok! Cep telefonlarını artık kullanmayan, bundan kaçınan insanlarla karşılaşıyorum… İkinci bir vazgeçilmez, örgütlenme özgürlüğüdür. Bu vazgeçilmezlik açısından baktığımız zaman, kamu emekçilerine sendika hakkının kısıtlandığını görüyoruz. Genel greve gittiler, ama grev hakları yok. Başbakan, derhal haklarında soruşturma açılmasını istedi. Meseleye, demokrasi  açısından baksa, tutumunun daha farklı olması lazım. Örneğin, emeklilerin de sendikası yok. Kurulmaya kalkışıldı, ama derhal yasaklandı. Fiili zorlukları bir tarafa bırakıyorum, yasal bakımdan da örgütlenme özgürlüğünün önünde hala büyük engeller var… Demokrasi için üçüncü vazgeçilmezinin siyasi partiler olduğunu biliyoruz; ama siyasi partilerin de örgütlenmeleri konusunda önemli zorlukları, engelleri var.  Örneğin, siyasi partilerin ocak, bucak, mahalle örgütlerinin kaldırılması. Bu örgütlere izin verilmemesi. Yasa diyor ki, partiler il, ilçe ve belde ölçeğinde örgütlenir. İlçenin nüfusu 700 bin olsa da, orada ancak bir ilçe örgütü açılabilir. 12 Eylül’ün getirdiği bir yasa bu; herkes de yakınır, ama bir türlü değişmez…
Bir başka vazgeçilmez olarak da gösteri özgürlüğünü saymak gerekir. Tekel işçileri hiçbir şekilde şiddete başvurmadan, kırıp dökmeden, kamu düzenini sarsmayı düşünmeden talepleri için gösteri yapıyor. Güvenlik gücümüz onlara havuzun soğuk sularına döküyor. Milletvekilleri dahil, gözlerine biber gazı sıkıyor… Diğer taraftan, basın açıklaması yapan veya bir hukuksuzluk olarak gördüğü durumu protesto etmek, bunun için bir basın açıklaması yapmak isteyen linç girişimi ile karşılaşıyor. Linç girişiminde bulunan kovuşturmaya uğramazken, basın açıklamasını yapan derdest edilip hakkında kamu düzenini bozmaya kalkışmaktan soruşturma açılıyor.
Sonuç olarak, ifade özgürlüğü, düşünme özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü herkesin üzerinde birleşip alkışladığı laflar etmek değil, aykırı şeyleri de ifade etme, bunun için serbestçe gösteri yapabilme ve serbestçe örgütlenebilme özgürlüğüdür. Bunun üzerinde birleşmek gerekir….”
EŞİTLİĞİN NERESİNDEYİZ?
Zaman Gazetesi Yazarı Bejan Matur, kentlerin giderek birbirine benzemesinin özgün renklerini de yitirmeleri sonucunu verdiği şeklindeki gözlemini aktararak başladığı konuşmasında, “Özgürlükleri konuşacaksak,  ilk önce ne kadar eşit olduğumuzu konuşmamız gerektiği açıktır. ‘Eşit miyiz’ sorusuna da hangi taraftan bakarsak bakalım ‘evet’ dememiz olanaksızdır” dedi.
Sendikal özgürlüğe, siyasal özgürlüklere, basın ve ifade özgürlüğüne ilişkin görüşlerin yeterince dile getirildiğini ifade eden Matur, “diğer tarafta bir Kürt gerçeği var. Ona da bakmak lazım” diye konuştu. Türkçeyi sevdiğini ve yurt dışında bulunduğu zamanlarda “Türkçe konuşamamaktan boğulduğu anlar” yaşadığını ifede eden Matur, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bir de anadil var; annenizden başkasıyla konuşamadığınız ana diliniz! Bunu anlayabiliyor muyuz? Bunun ne kadar önemli bir özgürlük sorunu olduğunu anlayabiliyor muyuz?... Kürt Açılımı meselesinde, ‘Kürt Açılımı’ adlandırması en başından yanlıştı. Bir özgürlük sorununu etnik bir çerçeveye hapsettiği, etnik bir kökene dayandırdığı için yanlıştı.  ‘Demokratik Açılım’ daha amaca uygun ve daha doğru bir adlandırma. En başından böyle ifade edilseydi, çok daha isabetli olurdu… Habur çok tartışıldı. Oradaki gösteriyi izlemedim, görmedim; ama sonrasında Diyarbakır’da yapılan mitingi gördüm, o mitinge katıldım.  Orada yaşlı kadınlarla, gençlerle konuştum;  ne istediklerini, ne dediklerini anlamaya çalıştım. Mitingdeki baskın hava şöyle idi: Artık şiddet yok; çatışma, kan, gözyaşı yok! Bunların hepsi bitti, bitiyor. Bundan sonra barış, kardeşlik var! Oradakilerin genel havasından söz ediyorum… İstanbul’da ise aynı miting çok, çok farklı algılandı. İstanbul’da, “Bu kadarı da olmaz! Bunlar çok ileri gitti!’ denildi. Şimdi iyi anlaşılması gereken bir durum: Türkiye’nin Doğusu ile Batısı arasında bir hadiseye ilişkin algı farkı bu kadar büyük olmamalı. Oluyorsa, bunu bir alarm zili olarak görmek gerekir. ‘Hiç iyi değil’ diye düşünmek gerekir. İlk kez, bu yıl Kürt olmaktan dolayı sıkıntı ile karşılaştığımı düşünüyorum. Erzurum’da konuştuğum yaşlı kadın: ‘Kürt, Türk ayırımı bilmezdik; çocuğumun arkadaşları arasında Kürtler de vardı. Çekinmeden misafir ederdim onları. Şimdi ise yapamam’ dedi. Bizim için varlığını bildiğimizin, bilgimizin ötesinde görünür olması algımızda bu kadar değişikliğe neden oluyorsa bunun üzerinde düşünmek gerekir.”…
Sözlerini, “Dilin bir toplumun varlığı olduğunu, toplumun dili olmadan düşünülemeyeceğini”  ifade ederek sürdüren Matur, “Dil hakkını verirsem ayrılırlar” yargısını çok anlamsız, çok da yanlış bulduğunu söyledi. Matur, şöyle devam etti:
“Bir topluluğa dilini vermiyorsan, onu çok aşağıda bir yerde görüyorsun, çok aşağıda bir yerde tutuyorsun demektir. Bu da birleştiren bir şey değil ayıran bir şeydir. Gene de ben çok iyimserim: Türkiye’nin bölünebileceğini düşünmüyorum. Çünkü ortak bir temelimiz var, derinde ve bu coğrafyaya ait bir ortaklığımız var. Türkülerimizde, oyunlarımızda, masallarımızda, kültürümüzde yaşayan bir ortaklıktır bu. Bugün her şey kaotik görünüyor. Anlaşamıyor, birbirimizi bazı meselelerde anlayamıyoruz. Ama, halının altına süpürdüğümüz sorunlarımızla er geç yüzleşecektik. Şimdi buna tanık oluyoruz. Son otuz yılda 50 binden fazla insan ölmüş, ama toplum kendi içinde bölünmemiş. Kendimize, toplumumuza güvenebilmemiz için yeterli sebep var. Barışa inanıyor muyuz? Birlikte yaşamak istiyor muyuz?öBen bu ikisine de ‘evet’ diyorum. Evet demesen de, kimi kimden ayıracaksın? Nasıl ayıracaksın?... Ben topluma güveniyor, inanıyorum. İyi ve güzel bir geleceğe de inanıyorum…”
DEMOKRASİYİ BAŞBAKANDAN BEKLEYEMEYİZ
Cumhuriyet Yazarı Deniz Kavukçuğlu, Türkiye’de demokrasinin  tarihsel arka planını irdeleyerek başladığı konuşmasında, “Özgürlüklerin azlığından yakınanların da çaba göstermesi gerekiyor. Darbecilerden demokrasi bekleyemeyiz, ama Tayyip Erdoğan’dan da bekleyemeyiz. Demokrasiyi Tayyip Erdoğan’dan beklersek çok bekleriz” dedi.
Kavukçuoğlu şöyle konuştu:
“Demokrat değilsek, demokrasiye de inanmayız. Ne var ki demokrat olmak için de demokrasiyi tanımak, yaşamak gerekir.  Eğer Türkiye’de yaşayıp büyümüşsek demokrasi içinde yaşamamışız demektir. Çünkü bize, hep bir şeyleri gösterip ‘işte bu demokrasidir’ denmiş. Bu yüzden ‘demokratlık nedir, demokrasi nedir’, bunu  yaşamımızdan, deneyimlerimizden  bilmiyoruz; hiç bilmedik! En az bilen de, bize ‘Demokratik Açılım’ getirmeye çalışan Başbakan! Bu yüzden çok kızıyor Başbakan!..”
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarının,  demokrasi ülkelerinin çözülüşe uğradığı, demokrasilerin çöktüğü bir döneme rastladığına dikkat çeken Kavukçuoğlu, şöyle sürdürdü:


“Atatürk, daha hiçbir şey belli değilken amaçlarını arkadaşlarına tek ve kısa bir cümle ile özetliyor: Ulus egemenliğine dayalı yeni bir devlet kurmak!.. Bunu 1920’lerin dünyasında söylüyor ve 1920’lerin dünyasında o yeni devleti de kuruyor. Bu yıllar Avrupa’da demokrasinin çökmeye başladığı yıllar: Falanjlar, Faşistler, Naziler Avrupa’nın her yerinde demokrasilerin başına çorap örme uğraşında.  Bunu başarıyorlar da… Atatürk ve arkadaşları bu rüzgar eserken Avrupa’nın kıyıcığında,  Avrupa’nın değerlerine sahip yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni kuruyor. Bu arada bir talihsizlik,  Türkler için de, Kürtler için de talihsizlik,  Şeyh Sait ayaklanması ortaya çıkıyor. Onunla birlikte de,  Takrir-i Sükun dönemi başlıyor. Yalnız Kürtlere birtakım baskılar gelmiyor.  Sınıf mücadelesi yasak. Sendika yasak, örgüt kurmak yasak, etnik veya dinsel temelde hak talesi ‘yasak’  oluyor.  B yasaklar otoriter bir rejimin ifadesidir. O rejimde yetişen insanın demokrat olması, demokrasiyi bilinçle savunması söz konusu olmaz. Demokrat Parti ortaya çıktığında umut oluyor. Bazı örnekler var: Yunus Nadi Muğla’dan bağımsız aday oluyor DP listesinden. Mehmet Ali Aybar Bursa’dan aday oluyor. Bunun gibi örnekler DP’nin farklı düşünüşteki insanlara kucak açtığını düşündürtse de öyle olmuyor. Özellikle iktidar olmasıyla her şey ters yüz olmaya başlıyor. CHP’nin tek parti diktatörlüğünü eleştiren DP, bu kez aynı olanakları kullanıp kendi tek parti diktatörlüğünü kurma derdine düşüyor. Tahkikat Komisyonu hikayesi bu çabanın zirvelerinden biridir. Oradan da 27 Mayıs 1960’ gelinmiştir.  27 Mayıs ‘askeri bir darbe mi, değil mi’ tartışılır görünüyor. Unutmamalı ki, askeri darbelerin ortadan kaltırmak için ellerinden geleni esirgemedikleri 1961 Anayasası 27 Mayıs’ın eseridir. Çalışma yasası ile sendikal örgütlenme, siyasal örgütlenme, düşünce özgürlüklerine güvence getiren yasalar da o …
12 Mart darbesinin bir gece içinde 3 bin 300 öğretmeni tutuklayıp işkenceli sorgulardan geçirdiğini, başka bir gece,  kızdığı ne kadar üniversite hocası varsa onları toparlayıp Mamak ve Selimiye kışlalarına gönderdiğini biliyoruz. Fakat bizim milletimiz bağışlayıcıdır.  Bir güzel bağışlamıştır bunları yapanları ve o tarihte meclisteki ortaklarını. Hatta baş tacı etmiş, demokrasi ve özgürlük beklemiştir onlardan. Darbeleri alkışlayan insan olur mu? Darbelerden şikayet eden Gül,  12 Eylül’ün liderini Atatürk’ün köşkünde, Atatürk’ün makamında ayakta karşılıyor! 12 Eylül’ün içeriye attıkları ile abad  ettikleri kim? Bununla alakalı bir durum diye bakmak lazım. Gene de, askeri darbeye şiddetle karşı çıkıp darbeciyi alkışlamak ahlaki bakımdan hoş bir durum değil. Bununla da kalmayıp çıkıp diyor ki biri:  ‘Tekel işçilerine merhamet ettik’!... Tekel işçisi demokratik bir hakkını kullanırken her türden şiddetle karşılaşıyor, ama anti darbeci ona merhamet gösterdiğinden söz ediyor!...”
Kavukçoğlu, Türkiye’de daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük isteyenlerin veya özgürlüklerin budandığından, demokrasinin güdükleştirildiğinden şikayet edenlerin, söylenmekle kalmayıp 1968’de olduğu gibi yumruklarını sıkmaları, talepleri için uğraş vermeleri gerektiğini  belirterek, sözlerini şöyle tamamladı:
“Başbakan’dan demokrasi bekleyeceksek, çok bekleriz! Çünkü olmaz böyle bir şey. Demokrat olmayandan demokrasi bekleyen ham bir hayal içindedir.”

BGC'DEN YENİ EMNIYET MÜDÜRÜ YILMAZ'A ZIYARET

BGC Başkanı Nuri Kolaylı ve yönetim kurulu üyeleri, yeni Emniyet Müdürü Halil Yılmaz’ı makamında ziyar... devamı

Marmara Bayram’ın konusu BURSASPOR olacak.

Ramazan Bayramı’nın ilk günü yayınlanacak olan Marmara Bayram Gazetesi’nde ana konu olarak Bursaspor ele a... devamı

KOLAYLI: SANSÜR KALKMADI

Bursa Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nuri Kolaylı, basından sansürün kaldırılışının 102. yıldönümü ne... devamı

BGC ÜYELERİ DAYANIŞMA GECESİNDE BULUŞTU

Bursa Gazeteciler Cemiyeti tarafından basından sansürün kaldırılışının 102. yılı nedeniyle Kültürpark... devamı

“SUCUK-EKMEK PARTİSİ” BGC ÜYELERİNİ VE AİLELERİNİ BİR ARAYA GETİRDİ

Bursa Gazeteciler Cemiyeti’nce düzenlenen “Sucuk-Ekmek Partisi”, Perşembe akşamı Kültür Park’ta yap... devamı