TÜRKİYE'DE ÖZGÜRLÜKLER
Aydınlarla Yüz Yüze 2010 etkinliklerinin ilkinde Prof Dr. Ahmet Özer, eski Bakan Ercan Karakaş, Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Deniz Kavukçuoğlu, Zaman Gazetesi yazarı Bejan Matur “Türkiye’de Özgürlükler” sorununu tartıştılar
Prof. Dr Özer: Katı merkeziyetçilik, katı bürokrasi ve siyasetteki
tıkanmışlıkla kirlenmişlik özgürlüklerin ve demokrasinin gelişmesinin
önündeki en büyük engel.
-Karakaş: Siyasi partilerin yanında sivil
demokratik yapıları, sivil kuruluşları geliştirmeden demokrasimizi de,
siyaseti de daha iyi bir yere getirme şansımız yok.
-Matur:
Özgürlükler dediğimiz zaman, önce eşitliğe ilişkin sorunlarımızı
düşünmek, ‘eşitliğin neresindeyiz’ sorusuna yanıt vermek gerekiyor.
Kavukçuoğlu:
Özgürlüklerin azlığından yakınanlar da, artık eylemsizlik halini terk
etmeli; ‘68’deki gibi yumruklarını sıkmalı ve talepleri için mücadele
vermeli.
Bu yıl, Nilüfer Belediyesi ile Bursa Gazeteciler
Cemiyeti’nin paydaşlığında gerçekleştirilen Aydınlarla Yüz Yüze
etkinliklerinin ilki Prof. Dr. Ahmet Özer, SODEV Başkanı ve eski
Kültür Bakanı Ercan Karakaş, Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Deniz
Kavukçuoğlu, Zaman Gazetesi yazarı Bejan Matur’un Türkiye’de
Özgürlükler sorununu değerlendirdikleri toplantıyla başladı.
BGC
Başkanı Nuri Kolaylı, açış konuşmasında, Aydınlarla Yüz Yüze
etkinliklerinin bu yıl 4.’sünün yapıldığını hatırlattı. Etkinlikler
çerçevesindeki söyleşilerde Türkiye’nin düşün, siyaset ve sanat
dünyasından önemli isimleri Bursalılarla bir araya getirdiklerini
söyleyen Kolaylı, paydaş Nilüfer Belediyesi ile sponsor olarak katkıda
bulunan basın ve basın dışı kuruluşları isim isim anarak teşekkür
etti. Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey de, Nilüfer Belediyesi
olarak Aydınlarla Yüz Yüze söyleşileri gibi kültürel dünyamızı
zenginleştiren çabalara destek vermelerinin doğal olduğunu, bu
desteklerinin hep devam edeceğini söyledi.
BGC Başkanı Nuri
Kolaylı’nın yönettiği Toplantıda ilk sözü alan Prof. Dr. Ahmet Özer,
“Katı merkeziyetçilik, katı bürokrasi ve siyasetteki tıkanmışlıkla
kirlenmişlik özgürlüklerin gelişmesinin en büyük engeli” dedi. Prof.
Dr. Özer, askeri darbeleri ve bu konudaki güncel tartışmaları da
değerlendirdiği konuşmasında, “en iyi darbenin bile en kötü
demokrasiden daha kötü olduğunu” vurguladı. Türkiye’nin Tanzimat’tan
beri yüzünü Batı’ya çevirmiş bir ülke olduğunu hatırlatan Özer:
“Türkiye geri, teokratik üçüncü dünyanın lideri olmaktansa; gelişmiş
Batı’nın eşit bir üyesi olmayı tercih etmelidir” diye konuştu.
Prof
Dr. Özer, 12 Eylül askeri darbesinin demokrasi ve siyasal özgürlükler
bakımından Türkiye’yi 30 yıl geriye götürdüğünü de ifade etti.
Prof Dr Özer, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Kanaatim
o ki, çok partili sisteme geçtiğinden beri Türkiye’de, iktidardaki sağ
partiye, yalnızca diğer bir sağ partinin seçenek oluşturduğu bir sistem
yaratıldı. Bunun iyi sonuçlar vermediğini, artık çok açık olarak
görüyoruz. Günümüze baktığımızda, halkın yüzde 80’inin, kamuoyu
araştırmalarına göre, Türkiye’nin en önemli, en yakıcı sorunu olarak
işsizlik sorununu gördüğü ortaya çıkıyor. O zaman siyasi partilerin de
en önemli, en yakıcı sorun olarak işsizliği, yoksulluğu görmeleri
gerekmez mi? Hayır, gerekmiyor; çünkü emek sermaye ayrılığına dayanan
siyasetin yeri yok! Oysa bakıyorsunuz ki, toplumun en üstte yer alan
yüzde 20’lik dilimi, milli gelirden yüzde 55 oranında, en alttaki yüzde
20’lik dilimi ise yalnızca yüzde 4.9 oranında pay sahibi. Buradan ne
çıkar? En alttaki yüzde 20’lik dilimin temsilcisi hangi parti? Nerede o
parti? Eğer varsa, bu eşitsizliği düzeltmek, bu eşitsizliği ortadan
kaldırmak için neden hiçbir şey yapmıyor?..
Bu yüzden bugün için
şunu söylemek mümkün: Türkiye’de çözüm olması gereken; başka bir
deyişle toplumun sorunlarını çözmek yükümlülüğü altında bulunan siyaset
çözüm olmaktan, çözüm vasıtası olmaktan çıkmış, kendisi bizatihi soruna
dönüşmüştür. Bu durumu ortadan kaldırmadan siyaset bir yere varamaz; ne
kendini aşabilir, ne kendini yenileyebilir ne de bir derdin dermanı
olur!..
Arkadaşlar; bu süreçte Türkiye’nin önemli sorunları var:
Kürt Açılımı denilen, Alevi Açılımı denilen açılım çabaları birer
soruna karşılık gelmiyor yalnızca, aslında Türkiye’nin içerdeki
sorunlarına, içerdeki özgürlük sorunlarına karşılık geliyor bunlar.
Diğer taraftan Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu gibi dışarıdan sorunlarımız
var. Çözülmezse büyüyecek, Türkiye’nin geleceğini etkileyecek sorunlar
bunlar da. Biz ne yapıyoruz? 21. Yüzyılda hala asker-sivil çelişkisiyle
uğraşıyoruz…
Sosyal durum açısından baktığımızda, bu sorunlar
etrafındaki dalgalanmanın, çözümsüzlüğün getirdiği güçlükleri şimdiden
görüyoruz. Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki çatışmalar ve şiddetle
birlikte büyük bir göç dalgası var Türkiye’de; bir taraftan Güney’deki
kentlere, bir taraftan da Batıdaki gelişmiş kentlere doğru. Öyle oluyor
ki, 300 bin nüfusu olan bir kent son yirmi otuz yılda aldığı göçle 600
bin nüfusa ulaşıyor. Belediye hizmetleri, altyapı hizmetleri, istihdam
kapasitesi, kentleşme kapasitesi bu nüfus artışının altında eziliyor.
Daha trajik olanı: Gelenler köylü olmaktan çıkıyor, ama gerçek o ki,
şehirli de olamıyor. Umutla geliyor, umutları çerçeve içine alınmış
modern sitelerin beton bariyerlerine çarpıp tuzla buz oluyor. Köylü
olmamak, şehirli de olmamak! Kısacası hiçbir yerden ve hiçbir yerli
olmamak! Bundan daha trajik bir durum düşünülebilir mi?
Bu
trajedinin üzerinde hayat bulan, hukukun işlememesi ile de beslenen
başka ve daha tehlikeli bir şey oluyor: Mafiyoz kültürü kentlerde
egemenlik kuruyor. İnkar etmenin yararı yok! Çürük dişler gibi
sıralanan ve yasal yapı stokundan üç kat daha fazla olduğu istatistik
bilimince de doğrulanan kentlerimizdeki apartmanlar, bu apartmanlar
arasında hiç cetvel görmemişçesine uzanan eğri büğrü caddeler bunun
kanıtı. Kentler kuş gribine yakalanmış tavuk gibi birden bire
ölmezler; ama boğulacağı koşullar içinde gün gelir ölürler! Bakarsın
ki kentler tıpkı canlı organizmalar gibi ölmüş, bir daha dirilecekleri
de yok!
Engellerimiz ne? Birincisi katı merkeziyetçi yapı! Yalnız
kentlerimiz için değil, siyasetimiz için, özgürlüklerimiz için de katı
merkeziyetçi yapı! Ne yapıyor katı merkeziyetçilik? Her sorunu merkezde
daha iyi gördüğünü öne sürüyor! Belediye başkanı, belde başkanı; ben
senin sorunlarını da, ihtiyaçlarını da senden iyi bilirim! Senden
aldığımı da, bu çok iyi bilmekle kalmayıp çözümünü de çok iyi bildiğim
sorunlar için kullanırım! Böyle bir şey olmaz arkadaşlar! Buna karşı,
yani aşırı merkeziyetçiliğe karşı ademi merkeziyetçilik de
diyebileceğimiz yerinde yönetimi, elbette araçlarını da yaratarak,
kurmamız gerekir… Bunun yanında, katı bürokratik bir yapımız var. Bunun
sosyal, tarihsel, ekonomik nedenlerinin olduğunu biliyoruz. Ama çağdaş
bir dünyada bürokratik katılığın, vesayetin yeri yok, olamaz da. Şimdi;
mesela, dediler ki: Bin operasyon yaptık!.. Bin operasyon yapanlar,
yapabilenler hukukun üstünde mi? ‘Nedir bu bin operasyon?’ diye, neden
hiç kimse soramıyor? Hukuk yoksa; yahut bazı kesimler için, bazı
yapılar için üstünlüğü yoksa demokrasiden de, gelişmesinden de pek söz
edilemez!.. Siyasete gelince; birincisi, siyaset bugün tıkanmıştır.
Tıkandığı kadar da kirlenmiştir. Bu kirlilik sürekli kendini yeniden
üretiyor. Birçok askeri darbe, askeri muhtıra gördük. Siyasetin
tıkanmışlığı ve kirlenmişliği bu müdahalelerle doğrudan ilgilidir…”
SİYASET HIZLANMAK ZORUNDA
Prof
Dr Özer, konuşmasının devamında, ABD’nin “Türkiye’de hala etkili bir iç
dinamik” olduğunun unutulmaması gerektiğini söyledi. “Askerin asli
görevine dönmesi, siyaset dışına çıkması” şeklinde, her dönem
tekrarlanan siyaset talebinin gerçekleşmediğine de işaret eden Prof.
Dr. Özer; “siyasetin bu talebindeki samimiyetinin kuşkuyla
karşılanması” gerektiğini savundu. Prof. Dr. Özer, bu durumun büyük
sermayenin istekleri ile örtüştüğünü de belirterek, “Büyük sermaye
oyunun böyle sürmesinden çok şikayetçi değil” dedi.
Demokrasinin ve
özgürlüklerin gelişmesinin önünde aşırı merkeziyetçi yapının,
bürokrasinin ve kirlenmiş, tıkanmış siyasetin birlikte direnç
gösterdiğini savunan Prof. Dr. Özer; “demokrasinin çoğunluk rejimi,
ama azınlık hakları meselesi” olarak değerlendirilmesi gerektiğini
belirtti. Türkiye AB ilişkilerine de değinen Özer, “AB kriterleri
demokrasinin de kriterleridir. Türkiye AB’yi girer veya girmez; girmek
ister veya istemez, ama demokrasi için, özgürlükler için bu kriterleri
yerine getirmek zorundadır” dedi.
Türkiye’nin Tanzimat’tan bu yana,
yani 167 yıldır yüzü Batı’ya dönük bir ülke olduğunu ifade eden Prof.
Dr. Özer, şöyle devam etti: “Bunu değiştirmeye lüzum yok. Türkiye,
gelişmemiş, teokratik 3. Dünya’nın lideri olmaktansa, demokratik
ülkelerin eşiti olmayı tercih etmelidir. Burada tartışma yok, ama
önemli olan hız, çabukluk! Ama artık bedeller ödenmemeli! Bunun için
artık siyasetin hızlanması gerekiyor. Fert başına milli geliri 20 bin
dolara ulaşmış bir Türkiye’yi kimse bölemez! Korkulukları sallamaktan
vazgeçelim. Komünizm bu kış, olmadı sonraki kış gelecek deniyordu;
gelmedi! Dahası Komünizmin kendisi, kendini feshetti! Yunanistan
tehditi, İran’ın tehditi; nerede o tehdit! İran kendi dertleriyle başa
çıkamıyor, Yunanistan da öyle… Türkiye’nin bu korkuları bir yana
bırakıp etkin, hızlı siyasetlerle kendi sorunlarının üzerine atılması
gerekiyor. Siyaset, pastayı büyütme işidir. Pastayı büyütecek, ama
yetmez! Pastanın sosyal adalet içinde dağıtılmasını da gözetecek. O da
yetmez, bunun huzur ve güven içinde olmasını sağlayacak. Pastayı
toplumsal barış içinde büyütecek, toplumsal barış içinde bölüştürecek!
Demokrasiyi, özgürlükleri geliştirmek budur; yoksa o dediklerimiz iyi
bir temenni, ama boş bir laf olarak kalır!”
DEMOKRASİNİN TEMELİ LAİKLİK
Eski
Kültür Bakanı, Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) Başkanı Ercan Karakaş
ise, evrensel demokrasinin “kadın erkek eşitsizliği”, “gelir
dağılımında eşitsizlik” gibi bugüne değin aşılamayan kimi temel
zaaflara sahip olmakla birlikte, Türkiye’de demokrasinin sorunlarının
bunların da ötesinde bir derinlik, büyüklük ve o ölçüde de vahamete
sahip olduğunu belirtti. Karakaş, “Türkiye’de özgürlüklerin önündeki
engelleri, siyasi partilerin yanında sivil demokratik yapıları
gerektiği gibi geliştirmeden ve bu yollardan siyaseti
demokratikleştirmeden aşma şansımız yok” dedi. Laikliğin her ülkede
demokrasinin temel değeri olduğunu ifade eden Karakaş, “Laiklik aklın
ve bilimin temelinde örgütlenmiş devletin her inanışa, her dinsel
görüşe eşit mesafede durmasıdır. Her dinsel görüşe uzak olması, her
hangi birini desteklemeye yeltenmemesidir” diye konuştu.
Konuşmasında,Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı son verileri de değerlendiren Karakaş, şöyle devam etti:
“Verilere
göre milyonlarca yurttaşımız açlık sınırında bir yaşam sürdürüyor. On
beş milyon yurttaşımız yoksulluk sınırında; altı milyonumuz işsiz.
Üniversite mezunu gençlerimizin dörtte biri, bırakalım mesleğine
ilişkin olmasını herhangi bir iş bulamıyor… Sosyal Demokrat dünya
görüşüne sahip bir siyasetçi olarak inanıyorum ki, sorunlarımızı ancak
ve yalnız demokrasi ile ve demokrasi içinde çözeriz. Fakat, ‘bize göre’
bir demokrasi yoktur; olamaz da. Bir demokrasi tarifi var yalnızca.
Demokrasinin özü insan hakları ve hukukun üstünlüğüdür. Demokrasiyi
kurduk bir kere, yeter; diye bir şey yok. İki yüz yıldır demokrasi de,
sürekli gelişme halinde. Yüz yıl önce, kadınlara seçme seçilme hakkının
olmayışı bile demokrasi dışı bir durum sayılmayabiliyordu. Günümüzde
ise, sürüp giden kadın erkek eşitsizliği var. Belki, onu da, ‘pozitif
ayrımcılık’ olarak nitelendirilen, kadınların lehinde ayırım
uygulayarak, belki başka yollar da bularak aşmak mümkün olacak. Demek
ki, demokrasi donup kalmış bir sistem olamaz; önüne çıkan sorunları
veya temelinde var olan sorunları çözerek ilerlemek zorunda...
Demokrasi
için dört yılda bir seçim, bu seçim sonunda oluşan bir parlamento
yetmiyor. Bunlar varsa, demokrasi de var diyemiyoruz. Pekiyi, ne
gerekiyor? Vazgeçilmezlerin başında düşünce özgürlüğü geliyor. Düşünce
özgürlüğü, hiç kuşkusuz ifade özgürlüğüdür. Düşüncelerimizi serbestçe
açıklamak temel değerdir. Sağ, sol veya orta’ya göre değişmez bu.
Pekiyi, düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü var mı? Hayır, yok! Cep
telefonlarını artık kullanmayan, bundan kaçınan insanlarla
karşılaşıyorum… İkinci bir vazgeçilmez, örgütlenme özgürlüğüdür. Bu
vazgeçilmezlik açısından baktığımız zaman, kamu emekçilerine sendika
hakkının kısıtlandığını görüyoruz. Genel greve gittiler, ama grev
hakları yok. Başbakan, derhal haklarında soruşturma açılmasını istedi.
Meseleye, demokrasi açısından baksa, tutumunun daha farklı olması
lazım. Örneğin, emeklilerin de sendikası yok. Kurulmaya kalkışıldı, ama
derhal yasaklandı. Fiili zorlukları bir tarafa bırakıyorum, yasal
bakımdan da örgütlenme özgürlüğünün önünde hala büyük engeller var…
Demokrasi için üçüncü vazgeçilmezinin siyasi partiler olduğunu
biliyoruz; ama siyasi partilerin de örgütlenmeleri konusunda önemli
zorlukları, engelleri var. Örneğin, siyasi partilerin ocak, bucak,
mahalle örgütlerinin kaldırılması. Bu örgütlere izin verilmemesi. Yasa
diyor ki, partiler il, ilçe ve belde ölçeğinde örgütlenir. İlçenin
nüfusu 700 bin olsa da, orada ancak bir ilçe örgütü açılabilir. 12
Eylül’ün getirdiği bir yasa bu; herkes de yakınır, ama bir türlü
değişmez…
Bir başka vazgeçilmez olarak da gösteri özgürlüğünü saymak
gerekir. Tekel işçileri hiçbir şekilde şiddete başvurmadan, kırıp
dökmeden, kamu düzenini sarsmayı düşünmeden talepleri için gösteri
yapıyor. Güvenlik gücümüz onlara havuzun soğuk sularına döküyor.
Milletvekilleri dahil, gözlerine biber gazı sıkıyor… Diğer taraftan,
basın açıklaması yapan veya bir hukuksuzluk olarak gördüğü durumu
protesto etmek, bunun için bir basın açıklaması yapmak isteyen linç
girişimi ile karşılaşıyor. Linç girişiminde bulunan kovuşturmaya
uğramazken, basın açıklamasını yapan derdest edilip hakkında kamu
düzenini bozmaya kalkışmaktan soruşturma açılıyor.
Sonuç olarak,
ifade özgürlüğü, düşünme özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü herkesin
üzerinde birleşip alkışladığı laflar etmek değil, aykırı şeyleri de
ifade etme, bunun için serbestçe gösteri yapabilme ve serbestçe
örgütlenebilme özgürlüğüdür. Bunun üzerinde birleşmek gerekir….”
EŞİTLİĞİN NERESİNDEYİZ?
Zaman
Gazetesi Yazarı Bejan Matur, kentlerin giderek birbirine benzemesinin
özgün renklerini de yitirmeleri sonucunu verdiği şeklindeki gözlemini
aktararak başladığı konuşmasında, “Özgürlükleri konuşacaksak, ilk önce
ne kadar eşit olduğumuzu konuşmamız gerektiği açıktır. ‘Eşit miyiz’
sorusuna da hangi taraftan bakarsak bakalım ‘evet’ dememiz
olanaksızdır” dedi.
Sendikal özgürlüğe, siyasal özgürlüklere,
basın ve ifade özgürlüğüne ilişkin görüşlerin yeterince dile
getirildiğini ifade eden Matur, “diğer tarafta bir Kürt gerçeği var.
Ona da bakmak lazım” diye konuştu. Türkçeyi sevdiğini ve yurt dışında
bulunduğu zamanlarda “Türkçe konuşamamaktan boğulduğu anlar” yaşadığını
ifede eden Matur, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bir de anadil var;
annenizden başkasıyla konuşamadığınız ana diliniz! Bunu anlayabiliyor
muyuz? Bunun ne kadar önemli bir özgürlük sorunu olduğunu anlayabiliyor
muyuz?... Kürt Açılımı meselesinde, ‘Kürt Açılımı’ adlandırması en
başından yanlıştı. Bir özgürlük sorununu etnik bir çerçeveye
hapsettiği, etnik bir kökene dayandırdığı için yanlıştı. ‘Demokratik
Açılım’ daha amaca uygun ve daha doğru bir adlandırma. En başından
böyle ifade edilseydi, çok daha isabetli olurdu… Habur çok tartışıldı.
Oradaki gösteriyi izlemedim, görmedim; ama sonrasında Diyarbakır’da
yapılan mitingi gördüm, o mitinge katıldım. Orada yaşlı kadınlarla,
gençlerle konuştum; ne istediklerini, ne dediklerini anlamaya
çalıştım. Mitingdeki baskın hava şöyle idi: Artık şiddet yok; çatışma,
kan, gözyaşı yok! Bunların hepsi bitti, bitiyor. Bundan sonra barış,
kardeşlik var! Oradakilerin genel havasından söz ediyorum… İstanbul’da
ise aynı miting çok, çok farklı algılandı. İstanbul’da, “Bu kadarı da
olmaz! Bunlar çok ileri gitti!’ denildi. Şimdi iyi anlaşılması gereken
bir durum: Türkiye’nin Doğusu ile Batısı arasında bir hadiseye ilişkin
algı farkı bu kadar büyük olmamalı. Oluyorsa, bunu bir alarm zili
olarak görmek gerekir. ‘Hiç iyi değil’ diye düşünmek gerekir. İlk kez,
bu yıl Kürt olmaktan dolayı sıkıntı ile karşılaştığımı düşünüyorum.
Erzurum’da konuştuğum yaşlı kadın: ‘Kürt, Türk ayırımı bilmezdik;
çocuğumun arkadaşları arasında Kürtler de vardı. Çekinmeden misafir
ederdim onları. Şimdi ise yapamam’ dedi. Bizim için varlığını
bildiğimizin, bilgimizin ötesinde görünür olması algımızda bu kadar
değişikliğe neden oluyorsa bunun üzerinde düşünmek gerekir.”…
Sözlerini,
“Dilin bir toplumun varlığı olduğunu, toplumun dili olmadan
düşünülemeyeceğini” ifade ederek sürdüren Matur, “Dil hakkını verirsem
ayrılırlar” yargısını çok anlamsız, çok da yanlış bulduğunu söyledi.
Matur, şöyle devam etti:
“Bir topluluğa dilini vermiyorsan, onu
çok aşağıda bir yerde görüyorsun, çok aşağıda bir yerde tutuyorsun
demektir. Bu da birleştiren bir şey değil ayıran bir şeydir. Gene de
ben çok iyimserim: Türkiye’nin bölünebileceğini düşünmüyorum. Çünkü
ortak bir temelimiz var, derinde ve bu coğrafyaya ait bir ortaklığımız
var. Türkülerimizde, oyunlarımızda, masallarımızda, kültürümüzde
yaşayan bir ortaklıktır bu. Bugün her şey kaotik görünüyor.
Anlaşamıyor, birbirimizi bazı meselelerde anlayamıyoruz. Ama, halının
altına süpürdüğümüz sorunlarımızla er geç yüzleşecektik. Şimdi buna
tanık oluyoruz. Son otuz yılda 50 binden fazla insan ölmüş, ama toplum
kendi içinde bölünmemiş. Kendimize, toplumumuza güvenebilmemiz için
yeterli sebep var. Barışa inanıyor muyuz? Birlikte yaşamak istiyor
muyuz?öBen bu ikisine de ‘evet’ diyorum. Evet demesen de, kimi kimden
ayıracaksın? Nasıl ayıracaksın?... Ben topluma güveniyor, inanıyorum.
İyi ve güzel bir geleceğe de inanıyorum…”
DEMOKRASİYİ BAŞBAKANDAN BEKLEYEMEYİZ
Cumhuriyet
Yazarı Deniz Kavukçuğlu, Türkiye’de demokrasinin tarihsel arka planını
irdeleyerek başladığı konuşmasında, “Özgürlüklerin azlığından
yakınanların da çaba göstermesi gerekiyor. Darbecilerden demokrasi
bekleyemeyiz, ama Tayyip Erdoğan’dan da bekleyemeyiz. Demokrasiyi
Tayyip Erdoğan’dan beklersek çok bekleriz” dedi.
Kavukçuoğlu şöyle konuştu:
“Demokrat
değilsek, demokrasiye de inanmayız. Ne var ki demokrat olmak için de
demokrasiyi tanımak, yaşamak gerekir. Eğer Türkiye’de yaşayıp
büyümüşsek demokrasi içinde yaşamamışız demektir. Çünkü bize, hep bir
şeyleri gösterip ‘işte bu demokrasidir’ denmiş. Bu yüzden ‘demokratlık
nedir, demokrasi nedir’, bunu yaşamımızdan, deneyimlerimizden
bilmiyoruz; hiç bilmedik! En az bilen de, bize ‘Demokratik Açılım’
getirmeye çalışan Başbakan! Bu yüzden çok kızıyor Başbakan!..”
Türkiye
Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarının, demokrasi ülkelerinin çözülüşe
uğradığı, demokrasilerin çöktüğü bir döneme rastladığına dikkat çeken
Kavukçuoğlu, şöyle sürdürdü:
“Atatürk, daha hiçbir şey belli
değilken amaçlarını arkadaşlarına tek ve kısa bir cümle ile özetliyor:
Ulus egemenliğine dayalı yeni bir devlet kurmak!.. Bunu 1920’lerin
dünyasında söylüyor ve 1920’lerin dünyasında o yeni devleti de kuruyor.
Bu yıllar Avrupa’da demokrasinin çökmeye başladığı yıllar: Falanjlar,
Faşistler, Naziler Avrupa’nın her yerinde demokrasilerin başına çorap
örme uğraşında. Bunu başarıyorlar da… Atatürk ve arkadaşları bu rüzgar
eserken Avrupa’nın kıyıcığında, Avrupa’nın değerlerine sahip yeni
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuruyor. Bu arada bir talihsizlik, Türkler için
de, Kürtler için de talihsizlik, Şeyh Sait ayaklanması ortaya çıkıyor.
Onunla birlikte de, Takrir-i Sükun dönemi başlıyor. Yalnız Kürtlere
birtakım baskılar gelmiyor. Sınıf mücadelesi yasak. Sendika yasak,
örgüt kurmak yasak, etnik veya dinsel temelde hak talesi ‘yasak’
oluyor. B yasaklar otoriter bir rejimin ifadesidir. O rejimde yetişen
insanın demokrat olması, demokrasiyi bilinçle savunması söz konusu
olmaz. Demokrat Parti ortaya çıktığında umut oluyor. Bazı örnekler var:
Yunus Nadi Muğla’dan bağımsız aday oluyor DP listesinden. Mehmet Ali
Aybar Bursa’dan aday oluyor. Bunun gibi örnekler DP’nin farklı
düşünüşteki insanlara kucak açtığını düşündürtse de öyle olmuyor.
Özellikle iktidar olmasıyla her şey ters yüz olmaya başlıyor. CHP’nin
tek parti diktatörlüğünü eleştiren DP, bu kez aynı olanakları kullanıp
kendi tek parti diktatörlüğünü kurma derdine düşüyor. Tahkikat
Komisyonu hikayesi bu çabanın zirvelerinden biridir. Oradan da 27 Mayıs
1960’ gelinmiştir. 27 Mayıs ‘askeri bir darbe mi, değil mi’ tartışılır
görünüyor. Unutmamalı ki, askeri darbelerin ortadan kaltırmak için
ellerinden geleni esirgemedikleri 1961 Anayasası 27 Mayıs’ın eseridir.
Çalışma yasası ile sendikal örgütlenme, siyasal örgütlenme, düşünce
özgürlüklerine güvence getiren yasalar da o …
12 Mart darbesinin
bir gece içinde 3 bin 300 öğretmeni tutuklayıp işkenceli sorgulardan
geçirdiğini, başka bir gece, kızdığı ne kadar üniversite hocası varsa
onları toparlayıp Mamak ve Selimiye kışlalarına gönderdiğini biliyoruz.
Fakat bizim milletimiz bağışlayıcıdır. Bir güzel bağışlamıştır bunları
yapanları ve o tarihte meclisteki ortaklarını. Hatta baş tacı etmiş,
demokrasi ve özgürlük beklemiştir onlardan. Darbeleri alkışlayan insan
olur mu? Darbelerden şikayet eden Gül, 12 Eylül’ün liderini Atatürk’ün
köşkünde, Atatürk’ün makamında ayakta karşılıyor! 12 Eylül’ün içeriye
attıkları ile abad ettikleri kim? Bununla alakalı bir durum diye
bakmak lazım. Gene de, askeri darbeye şiddetle karşı çıkıp darbeciyi
alkışlamak ahlaki bakımdan hoş bir durum değil. Bununla da kalmayıp
çıkıp diyor ki biri: ‘Tekel işçilerine merhamet ettik’!... Tekel
işçisi demokratik bir hakkını kullanırken her türden şiddetle
karşılaşıyor, ama anti darbeci ona merhamet gösterdiğinden söz
ediyor!...”
Kavukçoğlu, Türkiye’de daha fazla demokrasi, daha fazla
özgürlük isteyenlerin veya özgürlüklerin budandığından, demokrasinin
güdükleştirildiğinden şikayet edenlerin, söylenmekle kalmayıp 1968’de
olduğu gibi yumruklarını sıkmaları, talepleri için uğraş vermeleri
gerektiğini belirterek, sözlerini şöyle tamamladı:
“Başbakan’dan
demokrasi bekleyeceksek, çok bekleriz! Çünkü olmaz böyle bir şey.
Demokrat olmayandan demokrasi bekleyen ham bir hayal içindedir.”





