UFUK URAS - ERCAN KARAKAŞ
Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Etkinlik Salonu'ndaki söyleşide ÖDP Genel Başkanı, İstanbul Milletvekili Ufak Uras ile SODEV Kurucu Başkanı Ercan Karakaş konuya ilişkin görüşlerini açıklayıp dinleyicilerin sorularını yanıtladılar.
AYDINLARLA YÜZ YÜZE SÖYLEŞİLERİ’NİN İLK KONUKLARI UFUK URAS, ERCAN KARAKAŞ'LA: "YEREL SEÇİMLERE DOĞRU TÜRKİYE'DE SİYASET"
Nilüfer
Belediyesi, Uludağ Üniversitesi, Bursa Gazeteciler Cemiyeti'nin
ortaklaşa düzenlediği "Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri"nin ilki "Yerel
Seçimlere Doğru Türkiye'de Siyaset" başlığı altında yapıldı. Basın
Kültür Sarayı Uğur Mumcu Etkinlik Salonu'ndaki söyleşide ÖDP Genel
Başkanı, İstanbul Milletvekili Ufak Uras(*) ile SODEV Kurucu Başkanı
Ercan Karakaş konuya ilişkin görüşlerini açıklayıp dinleyicilerin
sorularını yanıtladılar.
Özgürlükçü Demokrasi Partisi (ÖDP) Genel
Başkanı ve İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, “Türkiye'nin geleceğini
aşağıdan yukarıya örgütlemek için yerel seçimlerin önemli bir araç”
olduğunu, Bursa'da bu görevi “ortak sorunlar çevresinde örgütlenen
Bursa Halk Meclisi'nin yapmaya çalıştığını” söyledi. Ufuk Uras,
adaylarını atama yoluyla belirleyen siyasi partileri eleştirerek:
"Günümüzün devrimci sloganı: 'Atananları değil, seçilenleri
seçelim'dir" dedi.
Sosyal Araştırmalar Vakfı (SODEV) Başkanı Ercan
Karakaş ise, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için Cumhuriyet
Halk Partisi’nden (CHP) aday adayı olduğunu hatırlatarak, “kimsenin
hayrına olmadığı altı yıllık iktidarında açıkça ortaya çıkmış olan
AKP'nin geriletilmesi için yerel seçimlerin bir fırsat olabileceğini”
söyledi. Karakaş, “Ergenekon” olarak ünlendirilen davaya ilişkin
gelişmelere değinerek siyasi iktidarı “seçim öncesinde gündemi
değiştirmeye ve halkın dikkatini seçim dışındaki alanlara çekmeye
çalışmak”la da eleştirdi.
Nilüfer Belediyesi, Uludağ Üniversitesi
(U.Ü) ve Bursa Gazeteciler Cemiyeti'nin (BGC) otaklaşa düzenlediği
Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri'nin 2009 programı, Özgürlük ve
Dayanışma Partisi (ÖDP) Genel Başkanı Ufuk Uras ile Cumhuriyet Halk
Partisi’nin (CHP) İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkan Adayı olması
beklenen Ercan Karakaş'ın konuk olduğu ilk söyleşi ile başladı.
Basın
Kültür Sarayı’ndaki Uğur Mumcu Konferans Salonu'nda gerçekleşen
söyleşide salonunun tümüyle dolu olması dikkat çekti. Söyleşi,
konuklara çok sayıda dinleyicinin yönelttiği sorular nedeniyle
planlanan süreyi aştı. Programın tamamlanmasının ardından Ufuk Uras ve
Ercan Karakaş okuyucuları için kitaplarını imzaladılar.
Bursa
Gazeteciler Cemiyeti (BGC) Başkanı Nuri Kolaylı söyleşi öncesi yaptığı
konuşmada "Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri’nin Mayıs ayına kadar Salı
günleri Bursa Gazeteciler Cemiyeti Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu
Etkinlik Salonu’nda, Çarşamba günleri de Uludağ Üniversitesi'nde
Rektörlük Salonu’nda yineleneceğini” duyurdu.
BGC Başkanı Kolaylı,
Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri’nin Uludağ Üniversitesi ve Nilüfer
Belediyesi paydaşlığında hazırlandığını, katılımcıların da üç kurumun
temsilcilerince belirlendiğini hatırlattığı konuşmasını şöyle tamamladı:
“Bursa’nın
aydınlık insanlarına, Bursamızın en aydınlık, en ışıklı tarafından
sesleniyorum: Çok değerli paydaşlarımızla birlikte Aydınlarla Yüz Yüze
Söyleşileri’nde amaçladığımızın, yalnızca Türkiye’nin fikir, siyaset,
bilim ve sanat alanında düşünce üreten, etkin olan isimleriyle sizleri
buluşturmak olmadığını söylemem gerekiyor. Bunun da tek başına önemli
olduğunu yadsımamakla birlikte asıl amacımızın, fikir, siyaset, bilim
ve sanat alanında Bursa’nın yarattığı iklime bu yoldan bir katkıda
bulunmak ve Bursa’nın bu alanlardaki önemli birikimini Türkiye’nin
öteki kentlerine ve belki de öteki dünya kentlerine tanıtmaya çalışmak
olduğunu vurgulamalıyım.
Bursanın aydınlık yüzlü, aydınlık
düşünceli insanları, değerli gazeteci arkadaşlar; Bursa bir tarih ve
kültür kenti! Bursa büyük bir kent! Bursa, gerek nitel gerek nicel
anlamıyla büyük bir üniversiteye, büyük bir medyaya ve Nilüfer
Belediyesi gibi belediyelere sahip!
Bunlar kendiliğinden olmuş,
kendiliğinden doğmuş kurumlar değil! İnsanlarımızın emeği, bilgisi,
özverisi ve hüneriyle yükselmiş ve var olmuş değerler! Fakat
İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in ve Türkiye’nin geri kalanının bunun
gerektiği kadar ayırımında olduğunu söyleyebiliyor muyuz?..
Aydınlarla
Yüz Yüze Söyleşileri’nin Türkiye’nin Bursa’ya farkındalığını artırmanın
yanında Bursa’nın farkını da göstermesini umuyorum.”
Nilüfer
Belediye Başkanı Mustafa Bozbey de, söyleşilerden “Türkiye'nin
Aydınlık geleceğine yönelik” sonuçlar çıkarılmasını umduğunu ifade
ederek, "Burada yakılan ışıktan biz Bursalılar da yararlanacağız" dedi.
Bozbey, bir seçim döneminde olunduğunu hatırlatarak, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Aydınlarla
Yüz Yüze Söyleşileri’nin Uğur Mumcu’nun adını taşıyan bu salonda
yapılması çok önemli. O’nu karanlığa kurban vermiştik; ama cinayeti
işleyenlerin umduklarının tersine sevgili Uğur Mumcu adı, anısı ve
eserleriyle burada, bu salonda olduğu gibi, her gün aydınlık ve ışık
üretmeye devam ediyor…
Bir seçim dönemini yaşıyoruz, ama buradaki
etkinliklerin seçim kampanyasının da, seçilme kaygısının da ötesinde
olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden sözlerimi uzatmayacağım. İsteğim;
Türkiye’nin aydınlarıyla buluşmalarımızdan ülkemizin aydınlık
geleceğine ilişkin sonuçlar çıkarmamızdır. Burada yakılan ışıktan,
burada yanıp duracak meşaleden biz Bursalılar da çok yararlanacağız!..”
Daha sonra başlayan söyleşide önce Ufuk Uras, Ardından da Ercan Karakaş konuştu.
Söyleşide,
Uras'ın dolaylı eleştirisine muhatap olan CHP Bursa Büyükşehir Belediye
Başkan Adayı Sena Kaleli, kısa bir açıklama yaparak, “Siyasi partilerin
yerel yönetim adaylarını seçimle belirlemek yerine genel merkezden
atama yaparak belirlemesine” ilişkin eleştirileri yerinde bulduğunu ve
bu yollu eleştirilere genel planda katıldığını söyledi.
AŞAĞIDAN YUKARIYA ÖRGÜTLENMEK İÇİN ARAÇ
ÖDP
Genel Başkanı, İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, siyasetin ne olup ne
olmadığını tanımlayarak başladığı konuşmasında, "Siyaset, eğer geleceği
kurma, geleceği örgütleme sanatı ise, Türkiye'nin geleceğini aşağıdan
yukarıya örgütlemede yerel seçimler önemli bir araçtır" dedi.
TBMM'yi
her gün 4 bini aşkın yurttaşın ziyaret ettiğini ve milletvekillerinden,
Meclis yetkililerinden kimi sorunlarına çözüm istediklerini belirten
Uras, bunun, yerel siyasetin ve yereldeki demokratik örgütlenmenin
demokrasi bakımından ne denli önemli olduğunu ortaya koyan bir durum
olduğunu söyledi.
Demokrat olduklarını, demokrasiden yana
olduklarını savunanların, bunu siyasi pratiklerinde de göstermeleri
gerektiğini belirten Uras, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Türkiye bir süredir vurgun yiyor. Yediği vurgunun adı: 12 Eylül askeri darbesi! 12 Eylül'ün anayasası, seçim yasası!..
Bu
vurgunla başa çıkmanın yolu demokrasiden, demokratik örgütlenmeden
geçiyor. Askeri darbeler Türkiye'de demokrasinin yerleşmesini,
kökleşmesini ve gelişmesini engellediği gibi demokratik geleneklerin,
demokratik örgütlenmelerin dağılmasına, tahribine yol açarak bu alanda
çok ciddi gerilemelere de neden oldu. Bugün, ‘ben demokratım’
diyenlerin, ‘ben demokrasiyi savunuyorum’ diyenlerin, bu iddialarına
uygun bir siyasi pratik içinde olmaları gerekiyor. 12 Eylül askeri
darbesinin hedefinde, Türkiye’nin Sol siyaseti vardı. Özellikle de
sosyalist örgütleri ve tüm solcuları vardı. 12 Eylül darbesinin sol ve
sosyalizm düşmanlığı ve bunun ürünü olan acımasız operasyonları
sonucunda Türkiye kültürel anlamda da, siyasal anlamda da
çoraklaştırıldı, kısırlaştırıldı. Aradan geçen yıllara karşılık Sol,
hala istenen yerde değil. Sol siyaset hala istenen yerde olmaktan çok
uzakta. Bu bakımdan, ben demokratım diyenlerin, demokrasi için uğraşın
içine girmeyi, bu uğraşın verimliliği ve başarısı için çaba harcamayı
ciddi bir görev ve sorumluluk olarak kabul etmeleri gerekiyor…
Bugün,
'siyasette en temel ideoloji nedir?' diye sorduğunuzda, buna verilecek
tek gerçekçi yanıtın 'pragmatizm' olduğunu görüyoruz. Pragmatizm: yani
faydacılık, çıkarcılık!
Oysa siyaset Borsa değildir. Borsa'da
yükselen kağıda oynanabilir; kimse de bunu ahlaksızlık olarak görmez.
Ama aynı şeyi siyasette yaparsanız, buna başka bir adın verilmesi
kaçınılmaz olur. Bugün siyaset bu durumdadır. Borsa durumundadır…”
Uras,
siyasette, hedeflenen amaçlarla, bu amaçlara erişmek için başvurulan
araçlar arasında “uyum” ve “tutarlılık” olması gereğine de değinerek,
"Demokrasiyi isteyip buyrukçuluğu, en tepedekilerin tartışılmaz
egemenliğini savunamazsınız! Demokrasiyi amaçladığını söyleyen
demokratik örgütlenmeden, demokratik seçimlerden yana olur. En fazla
otobüsü olana göre tepeden atama yapmak yerine, yereldeki arzulara göre
davranır. Görüldüğü gibi, bu konuda ne iktidar partisi, ne de ana
muhalefet partisi bir ilkeye sahip!.. Bursalıların ne düşündüğü, kimi
aday görmek istediği ne iktidar partisinin ne de ana muhalefet
partisinin umurunda!..
Bu durumda günün devrimci sloganı, 'Atananlara değil seçilenlere oy ver' demekten başka ne olabilir?..
Bu
yüzden, Bursa'da yerel siyaset yapılan tek bir adres gösterebiliyorum.
O da, ortak sorunlar temelinde oluşan, aşağıdan yukarıya örgütlenen
Halk Meclisi'dir. Bursa’da demokrasi için siyasetin yapıldığı başka bir
adresi kimse gösteremez, gasterse de inandırıcı olamaz…" diye konuştu.
BİR MEHDİ GELMEYECEK!
Uras,
'Sol nasıl büyüyecek?' sorusunun Türkiye’de çok sık sorulan soruların
başında geldiğini de hatırlatarak, “Bunun yanıtının başka yerde değil
Türkiye’nin dört bir yanında örgütlenen Halk Meclisleri'inde olduğunu”
söyledi.
Uras, "Kadınların, işçilerin, işsizlerin, gençlerin ortak
sorunları etrafında, o sorunları çözmek için bir araya gelmek,
örgütlenmek! Sol, nasıl büyüyecek? Bunun sihirli bir formülü, sihirli
bir reçetesi yok. Böyle büyüyecek! Bir Mehdi gelmeyecek! Ne kadar
beklenirse beklensin Sol’u büyütecek bir Mehdi yoktur, olmayacak da!..
Latin
Amerika'daki örnekler de ortaya koyuyor ki, sorunları asgari ölçüde
ortaklaştırarak bu alanda mesafe alabilirsin! Yani, 'Bursalılar ne
diyor, önemi yok; ben Ankara'dan atama yaparım' diyemeyiz. Egemen
siyasetin yaptığını yapamayız…
Dünyada bugün bir ahbap-çavuş
kapitalizmi var. Gerçi kimseye yarar getirmedi; ne ahbaplara ne de
çavuşlara!.. Sen, eğer ahbap-çavuşluk esasına göre, AKP'nin tarzına
göre örgütleniyor, onun tarzında siyaset yapıyorsan inandırıcılığın
kalır mı? Bu düzenden, bu seçim yasasından, bu borsaya dönüşmüş
siyasetten şikayet etmeye hakkın olur mu?" dedi.
Uras, "herkesin eşit", siyasetin de "sade bir iş" olduğunu ifade ederek, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Belki
amatörce siyaset yapılmalı. Yalnızca Bursa’da, Türkiye’de değil, bütün
dünyada belki de amatörce yapılmalı siyaset. Belki en iyisi, en doğrusu
budur. Nedir amatörlük? Bir işin tadının çıkarılarak yapılmasıdır
amatörlük! Profesyonellik nedir? Profesyonellik, bir işin para için,
bir meslek olarak yapılmasıdır. Siyaset bir meslek değildir. Siyaseti
basitçe, tadını çıkararak yapmak gerekiyor belki de…"
"TEFERRUAT" OLMAK İSTEMİYORUZ
Uras,
"Sol'un ‘olmazsa olmazı’nın, bir dönüşüm politikasını ortaya koymak"
olduğunu, bunu yapamıyorsa, belki "iyi", fakat gelişmeyen, büyümeyen
bir "ayrıntı" olarak görüleceğini, öyle kalacağını söyledi. Uras,
şöyle devam etti:
"Mustafa Kemal'in çok özgün koşullarda ve
anlaşılır sebeplerle, o da yalnızca bir kez söylediği bir söz var,
'Vatan söz konusu ise gerisi teferruattır' diye… Son zamanlarda bunu
tekrarlayıp duranlar var, biliyorsunuz…
Biz 'teferruat' olmak
istemiyoruz arkadaşlar. O yüzden, bir 'teferruat hareketi' örgütlememiz
gerekiyor. O yüzden, siyaseti toplumsallaştırmamız, bir dönüşüm
politikasını ortaya koymamız gerekiyor. Politikada toplumsallaşmayı
amaçlamayan, önermeyen, uygulamayan bir Sol olamaz!
Biz, Türkiye
İşçi Partisi ve Dev-Genç geleneğinden geldik. Bugün, o gelenekten gelip
siyaset yapanlar prostat torbaları, iflas etmiş böbrekleri, iflas etmiş
ciğerleri ile bastona gereksinim duyarak yapıyorlar bunu. Siyasette çok
ciddi bir kireçlenme var. Gençliğin ne yapıp edip siyasete müdahale
etmesi gerekiyor. Kireçlenmeyi çözecek olan gençlerdir çünkü…
Demokrasi
yabancı bir doktrin değil! Bu topraklarda yeşermeyecek, bu topraklarda
yaşayamayacak bir doktrin değil! Bazıları öyle iddia ediyor, ‘demokrasi
burada olmaz’ diyor; ‘bu millet adam olmaz’ diyor, ama bu, doğru
değil!..
Nazım'ın, 'Nerdesiniz ey insanlar! İnsanlar nerdesiniz?'
sorusuna her gün verebileceğimiz bir yanıtımız olmalı. Çocuklarımız
sorduğunda, 'biz oradaydık! Bize ihtiyaç duyulan yerdeydik!'
diyebilmeliyiz…
Demokrasi 'biat' kültürüne yabancıdır. Demokrasi
“şef” kültürüne yabancıdır. Demokrasi, 'beterin beteri var' kültürüne
yabancıdır…
Demokrasi, 'beter' ile 'daha beter' arasında ayırım yapmayan, 'beter'e, 'daha beteri var' diye boyun eğmeyene yabancı değil!…"
Uras,
"ahlaklı" olmanın, gerçekte başkalarının sıkıntılarını kendi içinde
duymak, başkasının sıkıntısına ilgisiz kalmamak olduğunu;
kapitalizminse böyle bir ahlakı tanımadığını, böyle bir ahlaka “doğal
olarak ve yapısı gereği” yabancı olduğunu söyledi.
Uras,
"Kapitalizm, ‘başkasının sorunlarından sana ne’ der!. “Her koyun kendi
bacağından asılır” der!… Kapitalizmden insani sorunlara ilgi beklemek,
çözüm beklemek, ondan, onu aşan bir şeyi istemek olur" dedi.
Kapitalizm,
bir yandan 1929 krizinden bu yana tarihinin en derin krizi olduğu
söylenen en ciddi krizlerinden birini yaşarken, diğer yandan bu krizden
çıkış olanaklarını, bu krizi aşmanın ve geçici de olsa bir istikrar
dönemine yeniden girmenin arayışlarını sürdürdüğünü belirten Uras;
“dünyada, Türkiye’de ve Türkiye’nin çevresinde olup bitenlere” bu
açıdan da bakılması gerektiğini söyledi.
TÜRKİYE’YE BİÇİLEN BİR ROL VAR
Uras,
kapitalizmin dünyayı küresel düzeyde yönetilir kılabilmek için krizle
sarsılan planlarını gözden geçirdiğini, yeni planlar yaptığını, buna
bağlı olarak da kimi ülkelere kimi roller biçildiğini belirterek, şöyle
konuştu:
“Obama’nın başkan seçilmesiyle yenilenen ABD yönetimi,
‘bölgesel ortaklarla’ çatışmadan çok işbirliği içinde olma yönündeki
tercihini, Obama’nın ağzından daha ilk gününden itibaren açıklıkla
ortaya koydu. Peki arkadaşlar; nasıl olacak bu işbirliği? Neyi
amaçlayacak bu işbirliği? Kuşkusuz, öncelikle ABD’nin küresel
egemenliğini kolaylaştırmayı, bu alanda karşılaştığı ve karşılaşması
mümkün olan sorunları hafifletmeyi amaçlayacak! ‘İşbirliğinin’ bir
bedelinin, daha doğrusu ‘ödülü’nün de olacağı söyleniyor. ‘Nedir bu
ödül’ derseniz, ‘bölgesel ortaklara’ verilecek ‘kimi ödünler’, ‘kimi
ayrıcalıklar’ denecektir! Bunları ‘ayrıcalık’ görmek, stratejik
ortaklığın bir icabı! Türkiye’nin diyelim ki, Ortadoğu’da,
Kafkaslar’da, Orta Asya’da muharip bir güç olarak öne çıkmasını siz,
ayrıcalık görmeyebilirsiniz; ama tanık oluyoruz, yaşıyoruz ki,
ülkemizdeki güç odakları biçilen bu rolleri seve seve kabulleniyor! Bu
yüzden, düne kadar aralarında ‘gerilim’ yaşayanlar, ‘mutababakatlar’
yahut ‘uzlaşmalar’ oluşturarak buna uygun bir vaziyet alıyor! Örneğin,
son zamanlarda askeri çevrelerle hükümet arasında tesis edilmiş görünen
mutabakat ve medyada yansıyan ‘memleket meseleleri etrafında uzlaşma’
havası ancak bu vaziyet alışla açıklanabilir.
Bu süreçte Türkiye
halkını, emekçilerini yakından ilgilendiren bir takım yeni gelişmelerin
önümüze konmasını beklemeliyiz. Türkiye’nin ‘rol modelliği’ bunları
gerektiriyor çünkü. Görünüşte, bunların ne oldukları açık: Dışarıda,
Kıbrıs ve Ermenistan konusunda, içerde de başta Kürt Sorunu olmak
üzere, Alevilerin talepleri gibi konularda adımlar atmak, çözümler
üretmek!.. Bir de ‘kriz önlemleri’ adı altında dikkatle gizlenmek
istenenler var ki, sonuçları şimdiden ortada: Geniş halk kesimleri
açısından işsizlik, çalışma koşullarının ağırlaştırılması, yoksulluğun
yaygınlaşması, eğitim ve sağlık başta olmak üzere kamu hizmetlerinin
niteliğinin düşürülmesi…
Bu koşullarda, yani egemen güçlerin yeni
dönem için benimsediği uluslararası ve bölgesel rol bakımından,
siyasetin de yeniden tanımlanması ve dengelerinin yeniden şekillenmesi
gereğini ortaya koyuyor. Dışarıdan bakıldığında objektif durum, görünen
durum budur!..
Devlet destekli çeteler oluşturan ve demokrasi dışı
yollardan iktidar olma konusunda ısrar eden güçlerin tasfiyesi; ve ucu
askeri bürokrasiye de uzanan Ergenekon Davası’nın gündeme bu süreçte
gelmesi, sözü edilen çerçevede büyük önem kazanıyor. Öyle ki, bu alanda
süren mücadelenin yeni dönemin güç dengelerinin netleşmesinde önemli
bir etken olacağı şimdiden belli oluyor…
Peki, bu kadar önemli bir
konuda ne yapmak gerekiyor? Ergenekon Davası’nda sonuna kadar
gidilmesini savunuyoruz. Askeri darbelerin ne yaptığını, sonuçlarının
ne olduğunu biliyoruz. Konuşmamın başında değindim buna… Ergenekon’da
sonuna kadar gidilmeli! Gidebilirler ya da gitmek isterler mi? Bu ayrı
bir konu, ama sonuna kadar gidilmesinde ısrar etmek, bunu sonuna kadar
zorlamak gerekiyor. Diğer taraftan, bunun, insan haklarının ihlal
edilmeden ve uluslararası adalet normları ile AİHM kararları dikkate
alınarak yapılmasında da sonuna kadar ısrarlı olmak, sonuna kadar bunu
istemek gerekiyor. Ergenekon’a karşı olunmadan solcu da, demokrat da
olunamaz…
Şöyle söylüyoruz: Devlet destekli çetelerin üzerine
gidilmeli! Ucu nereye ve kime kadar uzanıyorsa oraya kadar gidilmeli!
Fakat, insanların hakları ihlal edilmemeli, onurları çiğnenmemeli ve
‘çeteleri tasfiye ediyorum’ diye mağduriyetler yaratılmamalıdır…”
Ergenekon
Davası ve devlet destekli çetelerin tasfiyesi konusunda sol siyasette
de kafa karışıklığının bulunduğunu ifade eden Uras, bunun bir sonucu
olarak kimi solcuların milliyetçi ve devletçi bir çizgiye savrulurken,
kimilerinin de AKP hükümeti eliyle gerçekleştirilecek bir
demokratikleşmeye bel bağlar duruma geldiğini söyledi. Uras, “Halbuki
ortada ne AKP eliyle gerçekleşen bir demokratikleşme ne de yalnızca
seyirci kalınacak basit bir ‘iktidar kavgası’, yahut ‘egemenlerin kendi
içindeki çatışması’ söz konusudur” dedi.
Uras, Sol siyaset içinde
“var” olduğunu savunduğu bu iki anlayışı da eleştirerek, “Sol’un,
egemenlerin çözümlerine ve önermelerine teslim olmak yerine, her türlü
ayrımcılığa karşı Kürt Sorunu'nda, Alevi Sorunu’nda ve diğer tüm
mağduriyet üreten alanlardaki mağdurlarla seslerini duyurmaları ve
haklarını savunmaları için, yani özgürlük, eşitlik ve demokrasi için
yan yana mücadele etmeleri gerektiğini, doğrusunun bu olduğunu, bu
olacağını” söyledi.
Uras, “Sol, eğer işçi ve emekçilerin,
çiftçilerin, emeklilerin, sosyal güvencesi olmayan yaşlıların,
yoksulların, çocukların, gençlerin, engellilerin ve tüm arkasızların
ekonomik ve sosyal haklarını, demokratik taleplerini özgürce
savunacakları örgütlenmelerini ve mücadele zeminlerini onlarla omuz
omuza yaratamaz ve güçlendiremezse, meydan egemenlere ve onların
dayattığı çözümlere bırakılmış olur” diye konuştu.
Uras, sözlerini, "Herkesi, yalansız dolansız politikaya, yalansız dolansız yaşama davet ediyorum" diyerek bitirdi.
KALELİ: ADAYLAR SEÇİMLE BELİRLENMELİ
İzleyiciler
arasında bulunan Cumhuriyet Halk Partisi Bursa Büyükşehir Belediye
Başkan Adayı Sena Kaleli, Ufuk Uras’ın konuşmasını tamamlaması üzerine
söz alarak şunları söyledi:
“Siyasi partilerin adaylarını,
özellikle de yerel yönetim adaylarını seçimle belirlemek yerine genel
merkezden atama yoluyla belirlemesini doğru bulmadığımı, burada da
açıklamak istiyorum. Çünkü bu uygulama parti içinde özgür tartışma ve
karar verme olanaklarını sınırlamakta, dolayısıyla parti içi
demokrasisinin gelişmesini de engellemektedir. Bu bakımdan sayın Ufuk
Uras’ın bu konudaki eleştirilerini ilkesel kabul ediyor ve katılıyorum.
Sebepler ne olursa olsun, partilerin seçime girecek adaylarını seçimle
belirleme yolunu esas alması, önceliği buna vermesi gerektiği çok
açıktır. Mevcut halin, kişisel durumum açısından dezavantajlar
yarattığının da ayırımındayım. Böylesi bir takdir sonucu değil de,
partinin Bursa örgütünün yapacağı demokratik bir oylama sonucunda aday
olsaydım, kuşkusuz seçmen bakımından elim daha güçlü olurdu. Bu
yalnızca CHP’li adaylar için değil tüm adaylar için geçerli bir durum.
Ancak bugünkü koşullarda bunun adayların kusuru olmadığını da
vurgulamak zorundayım…
Öte yandan, Uras’ın, ‘CHP’de, en fazla
otobüsü olana göre aday belirlendiği’ yolundaki iddiasının eksik
bilgiden veya bilgilendirmeden kaynaklandığını düşünüyorum. Böyle bir
yarışın içinde olmadım, olmam da… Bunu CHP’liler kadar bütün Bursalılar
da bilir… Sayın Uras’la düşünsel olarak karşıt yerlerde değiliz.
Geçmişte partisine oy vermişliğim de vardır. Şu kadarını belirtmeliyim
ki, yalnızca CHP’nin yerel seçimlerde Bursa Büyükşehir Belediyesi için
başkan adayı gösterdiği bir isim değil, ama Bursa’daki toplumsal ve
siyasal mücadelede ve gelişmelerde az çok katkısı, az çok tuzu olan
birisiyim. Bunu elbette Sayın Ufuk Uras bilmek yahut kabul etmek
zorunda değildir, fakat ‘otobüs sayısına göre aday’ iddiasında
bulunurken Bursa’yı yeterince tanımadığını da ortaya koymuş olmaktadır…”
Yeniden
söz alan Uras, CHP’nin de AKP kadar, belki de ondan daha fazla olmak
üzere, parti içi demokrasiyi işletmediği, işletmek de istemediği
yolundaki eleştirisini tekrarladı. Uras, Kaleli’yi Bursa Halk
Meclisi’nde görmekten memnun olacağını da kaydetti.
Uras, “Siyasi
Partiler Yasası, 12 Eylül askeri diktatörlüğünün yasası… Sorarsanız,
‘12 Eylül’e karşıyız’ diyorlar. Buna inanmak mümkün değil. Parti
içinde demokrasiyi tanımayan, parti içinde demokrasi uygulamayan, her
adayını genel başkanın belirlediği bir siyasi parti ‘demokratik’
değildir… Parti liderleri durmadan demokrasiden söz etmelerine
karşılık, aslında demokrasisizlikten memnunlar” diye konuştu.
“DEMOKRASİLER ÖRGÜTLÜ TOPLUMLARDIR”
Ercan
Karakaş, Sena Kaleli ve Ufuk Uras'ın adayların seçilmesi-atanması
konusundaki görüşlerine katıldığını belirterek başladığı konuşmasında,
“Sena Kaleli'nin Bursa’da adaylığını özellikle kadınların siyaset
içindeki yeri bakımından çok önemsediğini” söyledi. Kadınların
Türkiye’de siyaset alanındaki yerlerinin “yüzde bir oranında” olduğunu
ifade eden Karakaş, bunun Türkiye için, “öteki her şey çok eksiksiz ve
tas tamam olsa bile, başlı başına çok ciddi bir demokrasi eksikliğinin
ifadesi” olduğunu belirtti. Ercan Karakaş şöyle konuştu:
"Demokrasiler,
her şeyden önce örgütlü toplumlardır. Siyasi partilerin varlığı,
örgütlülüğü, seçimlere katılması, adaylarını seçimle belirlemesi
demokrasinin koşuludur; ama bu kadarı yetmez... Demokrasi için
yurttaşların her alandaki örgütlülüğü, her alandaki etkinliği de
gerekir… Bu seçimler, diyelim ki, Batı Avrupa'da yapılıyor olsaydı,
kentler, tüm yerel sorunların didiklenip tartışıldığı, çözüm
önerilerinin inceden inceye ölçülüp biçildiği bir arenaya dönüşürdü.
Bizde ise, kolayca saptanabileceği gibi hiç öyle değil… Burada, bizim
eksikliğimizi, bizim demokrasimizin eksikliğini ve katılımcılığımızdaki
eksikliği açıklıkla görmemiz gerekiyor…
AKP iktidara geldiğinde,
özellikle Avrupa Birliği’ne uyumun da gündemde olması nedeniyle
demokratikleşme yolunda bazı adımlar attı. Bu dönemde bazı yeni yasalar
çıkarıldı ya da eskileri değiştirildi. Türkiye’de birçok insan, AKP’nin
toplumun da isteği doğrultusundaki bu adımlarının daha da gelişerek
süreceğini tahmin ediyordu. Demokrasiyi içselleştirmiş, AB'yi
içselleştirmiş bir iktidar partisi bunu yapardı gerçekten. Oysa AKP,
uygulamalarıyla da gösterdiği gibi demokrasiyi de, AB'yi de
içselleştirmiş bir parti olmaktan uzaktır. Nitekim yıllar geçti, zaman
akıp gitti, ama o yoldaki beklentiler gerçekleşmedi.
Yerel
seçimler demokrasilerin beşiğidir. Yerel seçimler, demokrasinin
kuralları ile, kurumları ile en çok işlediği, işletildiği alandır.
Demokrasi yeterince güçlenmemiş, yeterince yerleşmemişse yerel seçimler
demokrasi için canlılık kaynağı olamıyor. Bu yüzden, burada yerel
sorunlar ve belediyeciliğin sorunlarının yerine, siyasetin genel
sorunlarını tartışmak, önceliği onlara vermek durumunda kalıyoruz…"
Güncel
yerel seçimler öncesi durumu, 1989 yerel seçimleri öncesindeki duruma
benzettiğini ifade eden Karakaş, sözlerini şöyle sürdürdü: "O dönemde,
yani 1989 yerel seçimleri öncesinde, SHP'nin İstanbul İl Başkanı'ydım.
Hatırlayacaksınız: Ülke düzeyinde yolsuzluk, usulsüzlük, yurttaşların
sorunlarına ilgisizlik, yanında da ekonomik sıkıntılar almış yürümüştü
o dönemde. Biz, SHP olarak kendimizi yerel sorunlara hapsetmek yerine
bunun üzerine gitmiştik. Turgut Özal, bu koşullarda ne kadar istese de,
yerel sorunları öne çıkarıp genel sorunları ötelemeyi başaramadı. Halk
bir limon gibi sıkılmıştı, sıkılıyordu çünkü. Sonuçta, yalnızca
büyükşehirlerde değil, neredeyse tüm belediyelerde seçimleri SHP
kazandı. Bu seçimlerde de bunun mümkün olduğunu düşünüyorum. Biz, genel
siyaseti öne çıkaran bir strateji izlemiştik, halk da tercihini buna
uygun yapmıştı. Bu kez de öyle olabilir düşüncesindeyim. Yerel
seçimlerden alınacak sonuçlar, yerel seçimlerin ortaya koyacağı tablo
bir erken genel seçimi de zorunlu kılabilir. Türkiye'de bunun koşulları
var. Çünkü önceki seçimler incelendiğinde, yerel seçimi kazanan
partilerin bir sonraki genel seçimlerde iktidar şansını yakaladıkları
görülmekte. O bakımdan, 29 Mart yerel seçimleri AKP için sonun
başlangıcı olabilir. Bunu unutmamak gerekiyor…"
Karakaş
konuşmasında, CHP Bursa Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Sena Kaleli'ye
solun tüm kesimlerinden destek istedi. Karakaş, şöyle devam etti:
"Türkiye’nin
batısındaki kentlerimizde seçim yarışının CHP ile AKP arasında olacağı
anlaşılıyor. AKP’nin Batıdaki kentlerimizde seçimi kaybetmesinin
demokrasimiz açısından çok önemli sonuçları olur. Bunun iyi
değerlendirilmesi lazım. Umuyorum, Ankara'da olduğu gibi Bursa'da da,
Sol'un tüm renkleri tek adaya, yani Sena Kaleli’ye destek verir.
Adayların, özellikle muhalefetin adaylarının zaman bakımından önemli
sorunu var. Bursa'da hiç değilse belirlendi, ama başta İstanbul olmak
üzere birçok kentte adaylar hala belirlenemedi. Bu, muhalefet için
sonuçlar üzerinde önemli bir eksiklik olarak kendini hissettirecek bir
durumdur…
Aslında CHP, bu seçimlerde altı ay öncesinden yapmak
istedi bunu, fakat olmadı. Demek ki, gelecek seçimlere daha erken
hazır olmak gerekiyor. Adaylara yeterli zamanı sağlamak, partinin il,
ilçe, belde örgütlerine de, o adayla birlikte çalışmaya
yoğunlaşabilmeleri için fırsat vermek bakımından bunun olması
gerekiyor. Dediğim gibi, arzulanmasına karşılık bu kez olmadı. Ama
gerçekten de altı ay öncesinden hazır olunmalı. O zaman her şey seçim
kampanyasına kalır. Adayın kişiliği, önermeleri, pratik sorunlar
karşısındaki tavrı ve hemşerileri ile kurabildiği bağlar önem kazanır.
Belediye seçimleri budur…”
BELGELENEN YOLSUZLUK DÖRT BİNDE BİR
Yerel
seçimlerde, yerel sorunlar ile taleplerin, buna bağlı olarak da yerel
baskı gruplarının önemli olduğuna dikkat çeken Karakaş, “Bu yüzden
olağan bir ortamda kentli seçmenin davranışı, ’Belediyeler işlerini ne
kadar iyi yapıyor? Daha iyi yapması için ne olması lazım? Hangi aday,
benim bu kentteki günlük yaşamıma olumlu yönde farklılıklar getirir?’
şeklindeki sorular ile bu sorulara verilecek yanıtlar tarafından
belirlenir” dedi. Karakaş sözlerini şöyle sürdürdü:
Bakın; Ben
İstanbul'da yaşıyorum. Orada İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı
bir sürü iş var. Ama bu yapılanların kişisel hayatıma kolaylıklar
kazandırdığını söyleyemem. Oysa belediyelerin yaptıklarıyla, her şeyden
önce kentli insanın hayatını kolaylaştırmaları gerekmiyor mu? CHP’li
Kemal Kılıçdaroğlu, İstanbul’da Büyükşehir Belediyesi’nin
yaptıklarından yalnızca bir ikisini, perde arkasıyla, karanlık
taraflarıyla ortaya koydu. Bunun ardından AKP Genel Başkan Yardımcısı
Şaban Dişli koltuğunu terk etti. Daha doğrusu orada oturmaya devam
edemedi. AKP Genel Başkan Yardımcılığı makamını terk etmek zorunda
kaldı… Gazetelerde demeci vardı biliyorsunuz; CHP'li Meclis Üyesi
(İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi Üyesi), aslında Kılıçdaroğlu'nun
belgelerini ortaya koyduğu olayın, İstanbul'daki 4 bin olaydan yalnızca
birisi olduğunu söylüyordu. Ortaya konabilenler, kocaman bir buzdağının
su üzerinde görülebilen sivrisi kadar bile değil anlayacağınız... Demek
ki, Kemal Kılıçdaroğlu'nun birilerinin cebine gittiğini belgeleriyle
kanıtladığı rakamı, gerçek boyutlarıyla görebilmek için binlerle
çarpmak gerekiyor…
Peki, nasıl oluyor da yurttaşlar bunu
kabulleniyor? Bu soruyu sorduğunuz zaman, yolsuzluklar konusunda
yalnızca siyasi partilerin değil, yargı kurumlarının, hükümetlerin,
öteki devlet kurumlarının da üzerine düşenleri yapmadığını tespit
ediyorsunuz. Yurttaşlar, kapalı kapıların ardında dönenleri bilemiyor.
Bilmesine de imkan yok!..”
CHP’nin belediyelerin sorunları konusunda çok önemli çalışmalar yaptığını ifade eden Karakaş, şöyle devam etti:
“Bu
çalışmalar belediyelerin sorunları kadar, çözüm yollarını da ortaya
koymaktadır. CHP’nin, örneği İstanbul ve öteki Büyükşehir Belediyeleri
için çok iyi bir programı var. Özellikle belediyelerin büyükşehirlerde
neleri yapması gerektiğine ilişkin… İncelediğimde, hakikaten üzerinde
çok iyi düşünülmüş olduğunu gördüm. Aynı zamanda çok gerçekçi ve
uygulanabilir bir program olduğunu da söylemeliyim. Bunun kötü
kentleşme, kente karşı kentleşme ve altyapısız kentleşme dahil birçok
bakımdan büyük önemi var…
Neler var bu programda? En önemlisi, kent
arazilerinin değer kazanmasından kaynaklanan kentsel geliri, kentliler
lehine olmak üzere bir Kent Fonu'nda toplamak istiyor CHP!.. Ne
yaptığı, nasıl yaptığı belli olmayan TOKİ'nin yerine de ‘Halk Konut'u
koymak istiyor. Programı incelediğiniz zaman, ikisinin de son derece
iyi düşünülmüş ve uygulanabilir olduğunu görüyorsunuz. En önemlisi,
belediyeler açık, saydam, kapıları halka açık, demokratik yapılar olmak
zorunda. CHP’nin programı bunu öngörüyor, şart koşuyor, güvenceye
bağlıyor…
Gönül ister ki, bütün partilerin böyle programları olsun!
Ama olmadığını, olmayacağını biliyoruz! Niçin? Çünkü açıklık çok fazla
istenen bir şey değil bizde…”
BELEDİYELER KAR ODAKLI ŞİRKET DEĞİL
Karakaş,
29 Mart yerel seçimlerinin yerelliğin çok ötesinde önem taşıdığına
ilişkin kansını yineleyerek, Türkiye’nin tüm büyük şehirlerinin,
özellikle de Bursa ve İstanbul gibi iki tarihi dünya kentinin çağdaşlık
ve katılımcılıkla yönetilmesinin büyük önem taşıdığını vurguladı.
Karakaş şöyle devam etti:
“Bu seçim hem kentlerin AKP tarafından kâr
odaklı birer işletme gibi yönetilmelerine ve hem de AKP iktidarının
sürekli ve eşitsizlik yaratan sosyo-ekonomik uygulamalarına,
yolsuzluklarına son vermek için bir fırsat olacaktır. İstanbul, tarihi
bir dünya kenti. Doğası ve kültürel varlıkları ile tüm dünyada ilgi ve
hayranlık uyandıran bir metropol. Nüfusu 12-13 milyon olan İstanbul'un
temel sorunu; kentin bu özelliklerini, yani tarihi dokusunun ve
kültürel mirasının özenle korunarak, gelişmesinin ve büyümesinin bir
plan dahilinde yürütülüyor olmamasıdır. Bugünkü durum, maalesef iç
açıcı değildir. Ortada bilimsel esaslara ve kamu yararına dayalı bir
planlama ve yönetim anlayışı bulunmamakta, kent bütünlükten yoksun,
rant odaklı kısmi imar planlarıyla daha da çirkinleşmekte, tarihi doku
bozulmaktadır.
İstanbul'u 15 yıldır yöneten AKP'li büyükşehir
belediyesi ortaya bir İstanbul vizyonu koyma becerisini
gösterememiştir. Cumhuriyetimizin 100. yılında İstanbul'un nüfusunun 22
milyona ulaşacağı tahminlerine rağmen ortaya hâlâ bu nüfusu çağdaş
koşullarda güvence altına alan bir master plan yok. Onun yerine, son
dört yılda parsel bazında ranta ve rant paylaşımına dayalı 4 bin imar
tadilatının yapıldığından söz ediliyor. Aynı şekilde, İstanbul'un
eskiyen mahallelerinin, depreme dayanıklı olmayan semtlerinin ve tarihi
bölgelerinin yenilenme projeleri de ranta odaklı projelere
dönüştürülüyor. Oralarda oturan ve çoğu dar gelirli insanlar, on
yıllardır oturdukları yerlerden adeta sürülüyor. Oysa kentsel dönüşüm
projelerinin onlarca yıldır oralarda oturan insanları esas alarak, kamu
yararına uygun bir biçimde ve elbette katılımcı anlayışla yapılması
gerekir. Bu, kentlilerin haklarına saygının ve demokrasinin gereğidir.
İstanbul'da yerleşimin ve büyümenin plansız olarak gelişigüzel
yürütülmesi, ulaşım, trafik, su, yeşil alan, park gibi altyapı
konularında da büyük sorunlar yaşanmasına neden olmaktadır. Böyle
olunca da İstanbulluların yaşam kalitesi giderek düşmektedir.
İstanbul'da artık bir yerden bir yere gitmek, evden işe ulaşmak büyük
bir sorun. Normalde yarım saatte gidilecek bir yol, zamanına göre 2-3
saat sürüyor.”
İstanbul'da kent içi ulaşımın yüzde 92'sinin lastik
tekerlekli araçlarla yapıldığını ifade eden Karakaş, AKP'li büyükşehir
yönetiminin bu tabloyu bir dünya kentine yakışacak şekilde değiştirme
vizyonunun olmadığını böyle bir programı da ortaya koyamadığını
söyledi. Karakaş, “Metro ve raylı sistemler neredeyse yerinde sayıyor.
Denizden ulaşımsa üç-beş deniz taksisiyle gerçekleştirilmeye
çalışılıyor. Oysa İstanbul denizle iç içe, ama nedense (!) denizden
gerektiği gibi yararlanılmıyor” dedi.
İstanbulluların, büyükşehir
belediyesinin İstanbul’un sorunlarını nasıl çözeceğine ilişkin bir
bilgilerinin olmadığını savunan Karakaş, “Çünkü bu sorunların çözümüne
ilişkin, bütünselliği olan programlar-projeler ve bir uygulama takvimi
yok. Durum; bütünlükten yoksun, günlük ‘gösteriş projeleri’ ile idare
ediliyor. Oysa Başbakan 2004 yerel seçimleri öncesinde; ‘İstanbul
Türkiye'nin vitrinidir, bu nedenle İstanbul'un gelişmesine büyük önem
veriyoruz. Yerel seçimlerden sonra İstanbul tarihsel bir dönüşüm
yaşayacak ve Türkiye'nin gelişmesinin bir lokomotifi ve örnek bir dünya
kenti olacak’ şeklinde iddialı sözler söylemişti. Aradan geçen 5 yıldan
sonra, bırakalım bir dünya kenti olmayı, İstanbul'da yaşam kalitesi
daha da düştü. İstanbul'un tarihi dokusu ve kültürel varlığı da tehdit
altına girdi. Artık bu kentte oteller saray bahçelerine değil,
Sultanahmet'te olduğu gibi doğrudan saray kalıntılarının üzerine inşa
edilir oldu. O da yetmedi, 500 yıllık bir geçmişe sahip olan Alevi
toplumu için büyük manevi değer olan Sütlüce'deki Tekke-i Âliye (Yüce
Tekke) diye anılan inanç merkezinin üzerine de bina dikilmesine izin
verildi. Ve şimdi bu binayı AKP il başkanlığı kullanıyor. Sorunları
bilimsel yöntemlerle, demokratik olarak çözme becerisini gösteremeyen
AKP ve Başbakan, sonunda çözüm için İstanbul'a vize konulmasını önerdi.
Bu öneri hiçbir şekilde gerçekçi ve uygulanabilir bir öneri değil” diye
konuştu.
SOSYAL BELEDİYECİLİK ÖNEMSENMELİ
Karakaş, İstanbul’un
ülke gelirinin yüzde 50'ye yakın kısmının yaratılmasına katkıda
bulunduğunu da hatırlatarak, “Ama İstanbulluların tümü bu zenginlikten
aynı ölçüde pay alamıyor. İstanbul'un varsılı çok, ama yoksulu kat kat
daha çok” dedi.
İstanbul’daki yoksulluğun başta gelen nedeninin,
“adaletsiz gelir bölüşümü” olduğunu savunan Karakaş, “AKP’nin iktidarı
döneminde uygulanan Neoliberal ekonomi politikası, işsiz ve yoksulların
sayısını daha da arttırmış bulunuyor. Bu durum ABD'de ortaya çıkan
finansal kriz ile birleşince tüm ülkede olduğu gibi İstanbul'da da on
binlerce insan işinden oldu. İşten çıkartmalar bütün hızıyla sürüyor.
İşsiz ve yoksul İstanbulluların sayısı giderek artıyor. Sosyal devlet
gibi sosyal belediyecilik de önemsenmediği için İstanbul'da işsizler ve
yoksullar kaderleriyle baş başa bırakılıyorlar. Düzensiz ve kayırmacı
bir anlayışla dağıtılan kömür ve gıda yardımlarıysa hem gerçek ihtiyaç
sahiplerinin önemli bir bölümüne ulaşmıyor hem de sorun ortadan
kalkmıyor” diye konuştu.
Karakaş, “İstanbul'un değişmesinin Türkiye'nin de değişmesinin yolunu açacağını” da sözlerine ekledi.
HÜKÜMET KRİZİ SEYRETMEKLE YETİNDİ
Günümüzdeki
en önemli sorunun ekonomik kriz, bunun en önemli sonucunun da işsizlik
olduğunu belirten Karakaş, "Hatırlayın; hükümet uyarıldı, 'kriz
geliyor' denildi. Onlar, hiç oralı olmadı. Kriz gelip kapıya dayandı,
gene oralı olmadılar. 'Bize dokunmaz, teğet geçer' dediler. Kriz kapıyı
kırdı, o zaman bir şeyler 'yapar' gibi yaptılar. Ama yalnızca 'yapar'
gibi… Ortada ne var? Yalnızca, Halk Bankası'nda KOBİ'lere açılmış, can
kurtarmayacak bir kredi!.. Oysa, krizi ciddiye alan hükümetler birbiri
ardına paketler koydu ortaya. Birkaç gün önce Brüksel'deydim, dördüncü
paketin ayrıntıları konuşuluyordu. Bizde ise, değindiğim önemsiz kredi
dışında hiçbir adım atılmadı…" diye konuştu.
AKP'nin yerel seçimler
öncesinde gündemi değiştirme uğraşında olduğunu da savunan Karakaş,
"Nazım Hikmet'e vatandaşlığının iadesini, Kürtçe TV yayınını, Alevi
açılımını, Ergenekon davasındaki bilmem kaçıncı dalgayı ve Gazze
sorununa ilişkin tutumu" bu çerçevede değerlendirmek gerektiğini
söyledi. Karakaş sözlerini şöyle sürdürdü: "Bunlara karşı olduğum
sanılmasın. Nazım'ın yurttaşlığı elbette verilmeli, Kürtçe yayın
olmalı, Alevilerin talepleri konuşulmalı, İsrail'in Gazze saldırısına
karşı durulmalı ve Ergenekon soruşturmasında hukuk çerçevesinde sonuna
kadar gidilmeli! Bütün bunlar olmalı, bütün bunlar yapılmalı! Ama
seçimlere şuncacık kala 'bu adımlar neyin nesi' demeden de olmuyor…"
Ergenekon
davasına bakıldığında, oradaki kimi isimlerin Susurluk'la bağlantısının
görülebildiğini kaydeden Karakaş, "Elbette çeteler tasfiye edilmeli.
Ama bunu hukuk içinde yapmalı. Saygın yargıç Rıza Türmen, Milliyet'teki
köşesinde bu konudaki ihlalleri özenle ortaya koyuyor. Öylesi hak
ihlallerine de elbette karşı çıkılmalıdır" dedi.
BEŞ MİLYON KİŞİ İŞSİZ KALDI
Türkiye'de
bir türlü makul düzeye indirilemeyen işsizliğin, sosyal barışı bozacak
şekilde arttığının resmi verilerden de anlaşıldığını ifade eden
Karakaş, bu konudaki istatistik verilerini de şöyle özetledi:
“TUİK
verilerine göre geçen Ağustos ayındaki işsiz sayısı önceki yılın aynı
ayına göre 207 bin kişi artarak 2 milyon 439 bin kişiye ulaşmıştır.
Bunlar Ağustos rakamlarıdır. Kriz nedeniyle son aylardaki yoğun işçi
çıkarmaları dikkate alındığında durumun daha da vahim olduğu
kendiliğinden ortaya serilmektedir. Herkes biliyor ki, işsizlik oranı
bu rakamların çok üzerindedir. Çünkü, 2 milyon 439 bin olarak açıklanan
işsiz sayısına, iş bulma umudunu yitirdiği için, kurumlara başvurmayan,
başvurmak gereğini duymayan, bu yüzden de istatistiklerde yer almayan 1
milyon 500 bin kişi ile mevsimlik çalışabilen 800 bin insan dahil
değildir. Resmi açıklamalardaki rakamlara bunları da eklediğinizde
Türkiye'deki gerçek işsiz sayısının 5 milyon civarında olduğunu
söylemek gerekir. İşsizliğin böylesine artmasında hükümetin güven
vermemesinin payı büyüktür. Çünkü hükümet krizi yönetmiyor,
yönetemiyor. Bu yüzden, zarar etmeyen işletmelerin bile, 'daha kötüsüne
hazır olmak' kaygısıyla çalışanlarının bir bölümünün işine son verdi…"
Bu koşullarda, “ belediyelerin ya da hükümetin yoksul halka yaptığı
kömür veya gıda yardımının hiçbir derdin devası olamayacağını” kaydeden
Karakaş, yapılan araştırmaların, bu yardımların dörtte üçünün yerini
bulmadığını, gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaşamadığını ortaya koyduğunu
söyledi.
Karakaş, konuşmasını "Yerel seçimlerin, 6 yıllık iktidarı
boyunca kimsenin hayrına olmadığını kanıtlamış AKP için sonun
başlangıcı olabileceğini, bu bakımdan tüm yurttaşların seçimlere
ilişkin görevlerini savsaklamamaları gerektiğini" söyleyerek tamamladı.
*Ufuk
Uras, 1 Şubat 2009 günü yapılan ÖDP Olağanüstü Kongresi’nde genel
başkanlık seçimini Hayri Kozanoğlu karşısında kaybetti, 16 Haziran’da
‘yeni bir oluşum’ için ÖDP üyeliğinden ayrıldı.
Fotoğrafaltı:
Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey:
“Aydınlarla
Yüz Yüze Söyleşileri’nin Uğur Mumcu’nun adını taşıyan bu salonda
yapılması çok önemli. O’nu karanlığa kurban vermiştik; ama cinayeti
işleyenlerin umduklarının tersine sevgili Uğur Mumcu adı, anısı ve
eserleriyle burada, bu salonda olduğu gibi, her gün aydınlık ve ışık
üretmeye devam ediyor…
Bir seçim dönemini yaşıyoruz, ama buradaki
etkinliklerin seçim kampanyasının da, seçilme kaygısının da ötesinde
olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden sözlerimi uzatmayacağım. İsteğim;
Türkiye’nin aydınlarıyla buluşmalarımızdan ülkemizin aydınlık
geleceğine ilişkin sonuçlar çıkarmamızdır. Burada yakılan ışıktan,
burada yanıp duracak meşaleden biz Bursalılar da çok yararlanacağız!..”
Bursa Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nuri Kolaylı:
“Bursa’nın
aydınlık insanlarına, Bursamızın en aydınlık, en ışıklı tarafından
sesleniyorum: Çok değerli paydaşlarımızla birlikte Aydınlarla Yüz Yüze
Söyleşileri’nde amaçladığımızın, yalnızca Türkiye’nin fikir, siyaset,
bilim ve sanat alanında düşünce üreten, etkin olan isimleriyle sizleri
buluşturmak olmadığını söylemem gerekiyor. Bunun da tek başına önemli
olduğunu yadsımamakla birlikte asıl amacımızın, fikir, siyaset, bilim
ve sanat alanında Bursa’nın yarattığı iklime bu yoldan bir katkıda
bulunmak ve Bursa’nın bu alanlardaki önemli birikimini Türkiye’nin
öteki kentlerine ve belki de öteki dünya kentlerine tanıtmaya çalışmak
olduğunu vurgulamalıyım. Bu söyleşilerin Türkiye’nin Bursa’ya
farkındalığını artırmanın yanında Bursa’nın farkını da göstermesini
umuyorum.”
Ufuk Uras 1
“Askeri darbeler Türkiye'de demokrasinin
yerleşmesini, kökleşmesini ve gelişmesini engellediği gibi demokratik
geleneklerin, demokratik örgütlenmelerin dağılmasına, tahribine yol
açarak bu alanda çok ciddi gerilemelere de neden oldu. Bugün, ‘ben
demokratım’ diyenlerin, ‘ben demokrasiyi savunuyorum’ diyenlerin bu
iddialarına uygun bir siyasi pratik içinde olmaları gerekiyor. 12 Eylül
askeri darbesinin hedefinde, Türkiye’nin Sol siyaseti vardı. Özellikle
de sosyalist örgütleri ve tüm solcuları vardı. 12 Eylül darbesinin sol
ve sosyalizm düşmanlığı ve bunun ürünü olan acımasız operasyonları
sonucunda Türkiye kültürel anlamda da, siyasal anlamda da
çoraklaştırıldı, kısırlaştırıldı.”
Ufuk Uras 2
Demokrasi
yabancı bir doktrin değil! Bu topraklarda yeşermeyecek, bu topraklarda
yaşayamayacak bir doktrin değil! Bazıları öyle iddia ediyor, ‘demokrasi
burada olmaz’ diyor; ‘bu millet adam olmaz’ diyor, ama bu, doğru
değil!.. Nazım'ın, 'Nerdesiniz ey insanlar! İnsanlar nerdesiniz?'
sorusuna her gün verebileceğimiz bir yanıtımız olmalı. Çocuklarımız
sorduğunda, 'biz oradaydık! Bize ihtiyaç duyulan yerdeydik!'
diyebilmeliyiz… Demokrasi 'biat' kültürüne yabancıdır. Demokrasi “şef”
kültürüne yabancıdır. Demokrasi, 'beterin beteri var' kültürüne
yabancıdır. Demokrasi, 'beter' ile 'daha beter' arasında ayırım
yapmayan, 'beter'e, 'daha beteri var' diye boyun eğmeyene yabancı
değil!…"
Ercan Karakaş 1
"Hatırlayın; hükümet uyarıldı, 'kriz
geliyor' denildi. Onlar, hiç oralı olmadı. Kriz gelip kapıya dayandı,
gene oralı olmadılar. 'Bize dokunmaz, teğet geçer' dediler. Kriz kapıyı
kırdı, o zaman bir şeyler 'yapar' gibi yaptılar. Ama yalnızca 'yapar'
gibi… Ortada ne var? Yalnızca, Halk Bankası'nda KOBİ'lere açılmış, can
kurtarmayacak bir kredi!.. Oysa, krizi ciddiye alan hükümetler birbiri
ardına paketler koydu ortaya. Birkaç gün önce Brüksel'deydim, dördüncü
paketin ayrıntıları konuşuluyordu. Bizde ise, değindiğim önemsiz kredi
dışında hiçbir adım atılmadı…"
Ercan Karakaş 2
Demokrasiler,
her şeyden önce örgütlü toplumlardır. Partilerin varlığı, örgütlülüğü,
seçimlere katılması demokrasinin koşuludur; ama bu kadarı yetmez.
Demokrasi için yurttaşların her alandaki örgütlülüğü, her alandaki
etkinliği gerekir. Bu seçimler, diyelim ki, Batı Avrupa'da yapılıyor
olsaydı, kentler, tüm yerel sorunların didiklenip tartışıldığı, çözüm
önerilerinin inceden inceye ölçülüp biçildiği bir arenaya dönüşürdü.
Bizde ise, kolayca saptanabileceği gibi hiç öyle değil. Burada
eksikliğimizi, demokrasimizin eksikliğini açıklıkla görmemiz gerekiyor…
Özgeçmiş:
UFUK URAS
İstanbul 1959. Sosyalist siyasetçi, yazar, öğretim üyesi.
İstanbul
Üniversitesi İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi Bölümü’nü bitirdi. Yüksek
lisans ve doktorasını aynı fakültede tamamlayarak yardımcı doçent oldu.
İ.İ. İktisat Fakültesi mezunlarının yayınladığı İktisat Dergisi’nde
yayın yönetmenliği yaptı. İktisat Fakültesi Mezunları Cemiyeti ile
Öğretim Elemanları Sendikası’nda başkanlık görevlerinde bulundu.
Yayımlanmış
7 kitabı ile çok sayıda makalesi bulunan Uras, Özgürlük ve Dayanışma
Partisi (ÖDP) kurucuları arasında yer aldı ve çeşitli dönemlerde genel
başkanlığını yaptı. İstanbul’dan 2007 genel seçimlerinde bağımsız
milletvekili seçildi. Kitapları: Alternatif Siyaset Arayışları,
Sokaktan Parlamentoya Özgürlükçü Siyaset, Sezgiciliğin Sonu mu?,
Siyaset Yazıları, İdeolojilerin Sonu mu?, Başka Bir Siyaset Mümkün, ÖDP
Söyleşileri…
ERCAN KARAKAŞ
Çanakkale 1945. Sosyal Demokrat siyasetçi, yazar, makine yüksek mühendisi.
İlk
ve ortaöğrenimini Çanakkale’de, yüksek öğrenimini Türkiye ve Almanya’da
tamamladı. Diusburg Üniversitesi’nde Sosyal Bilimler okudu. Avrupa
Sosyal Demokrat Halk Dernekleri Federasyonu’nda (HDF) dört dönem genel
başkanlık yaptı.
Türkiye’ye döndükten sonra Sosyal Demokrat Halkçı
Parti (SODEP) saflarında siyasete girdi ve bu partinin İstanbul İl
Başkanlığı ile Merkez Yürütme Kurulu Üyeliği dahil çeşitli
kademelerinde görev yaptı. İstanbul’dan iki dönem (19 ve 20.dönemler)
milletvekili seçildi. 50. Hükümet’te Kültür Bakanı olarak yer aldı.
Kitaplarından bazıları: Demokratik Cesaret, Gelecek Sosyal
Demokrasidir, Siyasette Yenilenme Solda Yeni Oluşum, Sol Yeniden…





