BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ VE İLETİŞİM HUKUKU

Bu sayfa 2009-11-20 17:44:45 tarihinde yayınlandı ve 4042 kez okundu.

Basın özgürlüğünün önemi nereden geliyor?


Basın özgürlüğünün önemi nereden geliyor? Bildiğiniz gibi, Anayasamızın düşünce ve kanaat özgürlüğüne sahip olduğumuzu hükme bağlamıştır. Düşünce ve kanaat özgürlüğüne sahip olmak; beraberinde bilgi ve habere ulaşma ve elde etme, bunları yayma ve başkalarına iletme hakkını da getirmektedir. Ancak, günümüzde bu hak nasıl kullanılabilecektir? Günümüzün giderek karmaşıklaşan, kalabalıklaşan, çeşitlenen, farklılaşan dünyasında ancak kitle iletişim araçları/medya aracılığıyla mümkün olduğu söylenebilir. Burada medya yerine “basın” sözcüğünü tercih edeceğim ve basından sadece dar anlamda yazılı basın olarak değil; görsel ve işitsel basını da kapsayacak şekilde geniş anlamda söz edeceğim.
Şunu özellikle vurgulamak isterim ki, günümüzde basın olmadan, kitle iletişim araçları olmadan, bunların sağladığı imkânlardan yararlanmadan ilişki ve iletişim kuramayacak hale gelinmiştir. Bu durum, gerek toplumun ekonomik yaşamı bakımından, gerekse toplumsal, kültürel ve siyasal hayatı açısından ve uluslararası ilişkiler açısından çok büyük bir önem arz etmektedir.
Düşünce özgürlüğüne ve ifade özgürlüğüne Anayasa tarafından sahip kılınmış olmak, bu hakkın kişilere tanınmış olması, bu özgürlük, basın özgürlüğü ile desteklenmemişse gerçek bir ifade özgürlüğü anlamı taşımayacaktır. Çünkü düşünce özgürlüğü, biz onu başkaları ile paylaştığımız, başkalarıyla etkileşime girdiğimiz anda değer kazanır. İşte bu anda “basının kamusal görevleri” denilen görevler ortaya çıkar. Nedir basının kamusal görevleri? Bilindiği gibi, basının bilgi ve habere ulaşmak, onu halka iletmek gibi kamusal görevleri vardır. Ayrıca denetim ve eleştiride bulunma görevi vardır. Basının bu işlevleri bilhassa hukuk devleti ve demokratik rejim açısından son derece büyük öneme sahiptir. Kamuoyunu yansıtma, bazı konularda kamuyu düşündürme, tartışmaya sevk etme, kamuoyunun oluşumuna katkıda bulunma gibi grevleriyle de insan hakları ve demokratik rejim bakımından önemli bir rol görür. Basın, genel olarak gençlerimizin ve çocuklarımızın sosyalleşmesi sürecinde; toplumsal değerlerimizin, siyasal kültürümüzün ve demokratik değerlerin aktarılmasında ve bunların benimsetilmesinde hayati bir rol oynar.
Toplumsal yaşam çerçevesinde baktığımız zaman, basın özgürlüğünün olmadığı, çeşitli düşüncelerin, görüşlerin, duyguların ve değerlerin basın yoluyla aktarılmadığı veya paylaşılmadığı bir ortamda toplum, büyük ölçüde değişik fikirlerden ve onların bize sağlayabileceği zenginlikten yoksun kalacaktır. Basın yoluyla farklı fikirlerin çarpışmasına, farklı fikirlerin etkileşimine izin verilmediği zaman, kendi düşüncelerimizi, en doğru, yanılmaz, mutlak görüşler olarak görmeye başlarız ve bir anda, biz farkında bile olamadan, dogmatik ya da fanatik bir konuma sürüklenmiş oluruz. Çünkü düşüncelerimizin farklı fikirlerle test edilmesine, tartışılmasına fırsat tanımamış oluyoruz. Dolayısıyla basın özgürlüğünü sınırlandırmak, aynı zamanda düşünce ve ifade özgülüğünü sınırlandırmak anlamına gelir. Düşünce ve ifade özgürlüğünü sınırlandırdığımızda, düşüncelerimizin, görüşlerimizin ve fikirlerimizin kalıplaşmış değişmezler halinde dogmatikleşmesi giderek kaçınılmaz hale gelir. Ayrıca kendi düşüncelerimizin çok doğru olduğunu düşünebilir, başkalarının görüş ve düşüncelerinin, baştan yanlış olduğu yargısına varabiliriz. Fakat kendimizi, başkalarıyla etkileşime açtığımız zaman, görüş alışverişine girdiğimiz zaman, hayatın gerçekleri hakkında daha esnek tutumlar ve davranışlar göstermeye başlarız.
Basın özgürlüğünün demokratik yaşam bakımından önemi nedir? Demokrasi, sadece, bazılarının zannettiği gibi, seçimlere girip en fazla oyu alanın yönetimi anlamına gelmez. Bu, demokrasisinin karikatürize edilmiş, çok basit ve biraz da çarpıtılmış bir anlaşılışını yansıtmaktadır. Demokrasinin temelindeki en önemli ilke, insanların önüne birden fazla seçeneğin, birden fazla tercihin, birden fazla adayın, birden fazla programın konulmasıdır. Bunlar arasında sağlıklı seçimler yapmak gereklidir. Bu sağlıklı seçimleri yapabilmek için de çoğulcu ve özgürlükçü bir iletişim ortamı bulunmalıdır. Böyle bir ortam içinde düşünce zenginliğini, görüş alışverişini, farklı fikirlerin çoğulluğunu yaşayabildiğimiz takdirde; sağlıklı düşünce ve kanaatler oluşturup bunları siyasi tercihlere dönüştürmek mümkün olabilecektir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün geniş şekilde düzenlenmediği ülkelerde sağlıklı bir demokratik bir rejimi yerleştirmek ve demokratik siyasal kültürü geliştirmek pek mümkün değildir. Özellikle ülkemizdeki son beş-altı aylık yoğun tartışma ortamını dikkate alırsak, aslında bu alanda ne kadar büyük eksiklik olduğunu anlaşılacaktır.
Hukuk devleti açısından basının önemi nedir? Hukuk devletinden söz edildiğinde; genel olarak, temel hak ve özgürlüklerin tanındığı ve güvenceye bağlandığı, yürütmenin, yönetimin ve yasamanın yargısal denetime tabi tutulduğu, güçler ayrılığı ilkesinin egemen kılındığı bir devlet yapısı vurgulanır. Hukuk devleti, en basit ve yalın şekilde, devletin en tepesindeki cumhurbaşkanından en sade vatandaşına kadar hepsinin aynı kurallara ve uygulamalara tabi olduğu devlet olarak tanımlanabilir. Bu, Anayasamızın 2. maddesinde güzel bir şekilde ifade edilmiştir. Bu maddede, Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına saygılı laik, demokratik sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlamıştır. Biz Anayasamızın 2. maddesini tartışmayız da Kopenhag kriterlerinden söz ederiz. Aslında Kopenhag kriterlerinin siyasi ve hukuki boyutunu oluşturan insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesinde zaten hükme bağlanmıştır. Kanımca bize düşen asıl görevin, 2. maddeye daha fazla atıfta bulunup, bu 2. maddenin anlamını yorumlamak ve onu geliştirmektir. Hukuk Devletine tekrar dönecek olursak, hukuk devletinin en önemli yanı, yönetim mevkiinde bulunanların, ister yargı, isterse yasama ve yürütme alanlarında olsunlar, hiçbirinin denetim dışı kalmamasıdır. Denetimin de türleri vardır: Siyasi denetim, Meclisin hükümet üzerindeki denetimidir. Bu, Meclisteki yazılı ve sözlü sorular, meclis soruşturması, meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve güven oylanması gibi yollarla gerçekleşen denetimdir. Hiyerarşik denetim, hepimizin bildiği gibi, bürokraside hiyerarşide üstte bulunanın alttakileri denetlemesidir. Bunun Türkiye de çok sağlıklı olduğunu söyleyebilir miyiz? Teftiş kurullarımız vardır, giderler raporlarını hazırlarlar ama raporlar gelip icra yetkisine sahip bakan ve bürokratların önünde bekler. Sonra, uygun bir zamanda rafa kaldırılmış olur. Yargı denetimi, günümüzde en çok vurgulanan ve öne çıkarılan, medet umulan denetim türüdür. Ancak her şey yargı önüne gitmez, ayrıca her şeyin yargıya gitmesi doğru da değil, gerekli de değil. Çünkü yargı, hepsine birden yetişemez. Aslında bir demokrasinin yaşayabilmesi, insan haklarının zenginleşebilmesi ve hukuk devletinin kökleşmesi bakımından en önemli denetim, kamuoyu denetimidir: Kamuoyu denetimini gerçekleştirmek ve bu konuda bir duyarlılık oluşturmak, kamuoyunu harekete geçirmek bakımından basın hayati bir yere sahiptir. Basın, siyasal yaşamda olsun, toplumsal ekonomik yaşamda olsun, gördüğü usulsüzlükleri, yolsuzlukları ve yetersizlikleri mercek altına alarak ve bunları işleyerek, kamuoyunu bu konularda bilgilendirerek kamusal görevini yapmış olur. Böylece, kamuoyunun ilgili olduğu konularda hassasiyetinin gelişmesine katkıda bulunur.Gerek insan hakları, gerek demokratik rejim, gerekse hukuk devleti açısından basın bu kadar hayati ve önemli işlev göründüğünden, basın özgürlüğünün çerçevesini mümkün olduğu kadar geniş çizmek gerekir.
Basın özgürlüğünün sınırları nelerdir, nasıl çizilmelidir? Bu konuda aslında insanlık tarihine bakmak gerekmektedir. Basın özgürlüğü konusunda temel düzenlemeleri, hiç kuşkusuz matbaanın icat edilmesinden önceki döneme götürmek mümkün değildir. Çünkü düşünceler matbaa yoluyla kitlelere hızlı ve yaygın bir şekilde ulaştırıldığından, söz konusu basın özgürlüğü de, ifade özgürlüğünü de anlamını böylelikle bulabilecektir. Biliyoruz ki yazılı basın faaliyeti, 17. yüzyılın başlarından itibaren başlamıştır. Ama ilk matbaalar kurulurken idari makamlardan ruhsat almak, ayrıca basılacak her malzemeyi, sarayın ve kilisenin denetiminden geçirmek gerekmiştir. Yani sansür veya ön denetim süreci böyle gerçekleşmiş, kamuoyuna neyin sunulup sunulamayacağına ilgili makamlar karar vermiştir.
18. yüzyıla gelindiğinde, bugün demokrasinin beşiği olarak tanımlanan İngiltere’de, 1792 yılında ünlü İngiliz düşünürlerinden Thomas Paine, “İnsan Hakları” adlı eserinde; Fransız ve Amerikan devrimlerinden biraz daha sitayişkâr şekilde söz eder ama 1688 İngiliz devrimi üzerinde fazlaca durmadığı için “fitneci iftira” suçunu işlediği iddiasıyla yargılanır. Dava sürecinde savunmasında dile getirdiği hususlar çok önemlidir. “İnsanların bilgi oksijenine ihtiyacı var, hiçbir insan bilgi oksijeninden yoksun bırakılamaz ve insanların beyinlerine, dillerine, gözlerine kilit vurulamaz” diyerek savunmasını yapar. O aşamalardan günümüze gelinceye kadar, basın özgürlüğünün önünü açacak bazı düzenlemelerin hayat bulduğunu biliyoruz.
Ülkemize gelince; bu konudaki ilk düzenleme, 1864 tarihli Matbuat Nizamnamesi’dir. Matbuat Nizamnamesi’ne göre, bir gazetenin veya süreli yayının çıkabilmesi için mutlaka idari makamlardan bir izin, yani ruhsat almak gerekmiştir. Ayrıca padişahlık makamına, yabancı devlet elçilerine ilişkin, askeri ve güvenlik konularında herhangi bir yayın yapılmasına izin verilmemiştir. 1876 Anayasasına göre, “Matbuat kanun dairesinde serbesttir.” 1877 yılında bir Basın Kanunu çıkarılır ama yürürlüğe girmez, sonrasında, 1909 yılında bir Basın Kanunu daha çıkarılır. Bu kanun, basın özgürlüğü açısından ileri bir aşamayı temsil etmiş, Beyanname verme sistemi getirmiştir. Beyanname sistemi nedir? İdari bir makamdan izin almadan yayının niteliğine ve özelliklerine ilişkin ilgili makama bilgi verilmesidir. İdari makamın burada herhangi bir takdiri söz konusu değildir. Bu anlamda 1909’da 1864’e göre büyük bir ilerleme yaşanmıştır ama bu, Türkiye’de dört yıl sürmüş, ardından Balkan Savaşları, İttihat ve Terakki’nin iktidara gelmesi, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı derken, 1931’e kadar gelinmiştir. 1931’de kabul edilip yürürlüğe konan Basın Kanunu’nda beyanname sistemine bir geçiş olur ama 1938’de tekrar ruhsat almak, mali teminat yatırmak gibi basın özgürlüğünü oldukça sınırlandıran bir yapıya dönülür.
Demokrat Parti dönemine gelindiğinde, 1950 tarihli 5680 sayılı Basın Kanunu’nun, esasında liberal bir kanun olduğu söylenebilir ama bütün özgürlükçülüğü dört yıl sürmüştür. Dört yıl sonra, 1954 yılında “ Neşir yoluyla veya Radyo ile İşlenecek Bazı Cürümler Hakkında Kanun” adıyla bir kanun çıkarılmıştır. Daha sonra, 1956’da “Neşir Yoluyla ve Radyo ile yahut Toplantılarda işlenen Bazı Cürümler Hakkında kanun” yürürlüğe konmuştur. Bu düzenlemelerle yeni suçlar ihsas edilmiştir. 1961 Anayasası’nın biraz daha özgürlükçü bir perspektiften hareketle basın özgürlüğünün çerçevesini çizdiğini görüyoruz ama bunun da, 12 Mart 1971 Muhtırası’ndan darbe yediğini ve 1982’de daha da yoğun bir darbeye maruz kaldığını görüyoruz. Çünkü Anayasamızın gerek düşünce özgürlüğünü düzenleyen 26. maddesinde, gerekse basın özgürlüğünü düzenleyen 28. maddesinde, hiçbir akla hizmet etmeyen ve hangi akılla konduğunun anlaşılması güç olan, ‘yasaklanan dillerle yayın yapılamaz’ diye bir hüküm konmuştur. Bu hükümlerden bizler ancak 2000’li yıllarda kurtulabildik. Yasaklanmış bir dil kavramını getiren bir anayasanın, özgürlükçü bir anayasa olduğu söylemek mümkün değildir.
Bunları söylemekle basın özgürlüğü tamamen sınırsız olduğunu söylemiş olmuyoruz. Bütün özgürlüklerin bir sınırı vardır. Zaten siz, bir anayasa yaparak, bir özgürlük alanını alıp, tanıyıp, çerçevesini çizdiğiniz zaman, felsefi anlamda özgürlük olan şeyi, hukuki anlamında bir hak haline getirmiş olursunuz. Her hukuki düzenleme, kendi içinde bir sınırlandırmayı da getirir, ama konu düşünce ve basın özgürlüğü olduğu zaman, bu çerçeveyi mümkün olduğu kadar geniş çizmeniz gerekmektedir. Bu konuda evrensel ölçüde oluşan sınırlandırmalar vardır. Bu konudaki sınırlandırmalar sadece bizim Anayasamıza, bizim basın yasamıza özgü değildir. Nitekim 2004’de yürürlüğe giren “Basın Kanunu”nda, basının özgür olduğunu belirmiştir ve bunun bilgi edinme, yayma, iletme gibi bütün hakları içerdiğini hükme bağlamış ama sınırlarını da göstermiştir. Gerek İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde, gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde, gerekse şu anda bizim mevzuatımızda genel olarak kabul gören sınırlar nelerdir? Kamu düzenini korumak, kamu düzenini sağlamak, kişilerin kişilik haklarını korumak, yargıyı etkilerden arındırmak gibi sınırlar çizilmiştir. Ayrıca söz kamu düzeni olunca; suça teşvik, suça tahrik, suç örgütünün propagandasını yapmak, suçluyu ve suçu övmek, elbette ki düşünce özgürlüğünün kapsamında değildir. Ancak hoşumuza gitmeyen her düşünce açıklamasını da yasaklamak, düşünce özgürlüğü ve basın özgürlüğü ile bağdaşır bir tutum değildir. Mesela Amerikan uygulaması, burada “açık ve mevcut tehlike” kriteri getirmiştir. Nedir bu? Gerçekten bir düşüncenin ifadesi, basın üzerinden açıklaması, o günün ortamı ve şartlarında çok açık ve kesin bir nitelikte tehlike oluşturuyorsa o zaman sınırlandırılabilir. Düşünce özgürlüğünün de bir sınırı vardır. Ancak bunun, açık ve mevcut bir tehlike yaratması söz konusuysa, basın özgürlüğüne bazı sınırlandırmalar getirilebilir. Kimileri, bizim hiç benimsemediğimiz tamamen karşı çıktığımız duygu ve düşünceler, bizi ciddi şekilde rahatsız edecek fikirler ve görüşler ileri sürebilir. Yeter ki, ‘ey ahali kalkın silahlanalım, şurayı basalım veya eyleme geçelim‘ şeklinde olmasın. Hukukun burada yaptırıma bağladığı husus, düşünce veya fikir açıklaması değil; eylem ve davranışlardır. Eğer böyle bir çağrıda, suça teşvik veya övgü yoksa, o düşünce açıklamaları bize oldukça ters gelse bile suç sayılmamalıdır. Fransız düşünürlerinden Voltaire’in çok ünlü bir sözü vardır: “Sizin düşüncelerinize asla katılmıyorum ama sizin düşünce özgürlüğünüzü ölümüm pahasına savunmaya hazırım” der. Biz bunu yapabiliyor muyuz? Esas problemlerimizden bir tanesi de budur.
Türk hukukunda basında ceza sorumluluğu ve hukuki sorumluluk nasıl düzenlenmiş, burada hukuka aykırılığı ortadan kaldıran şartlar nelerdir, biraz da onun üzerinde durmak gerekmektedir. Basın Kanunu’nun basında ceza sorumluluğu hususunda daha özgürlükçü bir havası vardır. Ancak Avrupa Birliği’ne gidiş sürecinde hazırlanan ve bence zevahiri kurtaran ve görünüşte ceza hukukunda ciddi bir reform getirdiği söylenen yeni Türk Ceza Kanunun, aslında iki üç yıldır kamuoyunda yoğun tartışılan başta TCK’nın 301. maddesi olmak üzere, basın ceza hukukunun eski düzenini fazla da yerinden eden veya değiştiren bir karaktere sahip olmadığını söylemek mümkün. Birçok maddede, “eğer bir suç basın yayın yoluyla işlenirse, bu ağırlaştırıcı bir sebeptir” denilmektedir. Bilindiği gibi, bizim 1982 Anayasamızın da böyle bir anlayışı vardır. İlk maddeyi okursunuz biraz ferahlarsanız, gayet güzel ama, biraz sonra Anayasamız “ama”, “ancak”, “fakat” demeye, başlar, zaten onun için de 1982 Anayasası’nın bir adı da “ama, ancak, fakat Anayasası”dır. Ceza yasamızda da aynı özelliği görmek mümkündür. Bir an için heveslenirsiniz, bir özgürlük verildiğini görür gibi olursunuz sonra, “ancak basın yoluyla işlenirse” diye arkasından bir cümle gelir ve suç olarak nitelenen bir eylemin, basın yoluyla işlenmesi halinde ağırlaştırılmış olarak karşınıza çıktığını görürsünüz.
TCK 301 dışında basını yakından ilgilendiren diğer önemli madde “hakaret” suçunu düzenleyen 125. maddedir. Hakaret suçunu hükme bağlayan bu madde son derece önemlidir. Çünkü, bugün basın mensuplarına açılan davaların ağırlıklı bir çoğunluğunu “basın ve yayın yoluyla hakaret” ten açılanlar oluşturmaktadır. 301. maddenin dağa yoğun olarak gündeme gelmesi, hakkında soruşturma yürütülen veya dava açılan kimselerin, genellikle kamuoyu tarafından bilinen şahıslar olması ve bilhassa yaygın ulusal düzeydeki medyanın bu konuya el atması nedeniyle olmaktadır. Halbuki, yerel basın mensuplarımızın en çok muzdarip olduğu maddelerden bir tanesi, basın yoluyla hakarete ilişkin hükümdür. Aslında basın ve yayın yoluyla hakaret suçlarına ilişkin olarak, artık dünyada şöyle bir eğilim vardır: Bazı ülkeler, ceza mevzuatlarında basın yayın yoluyla hakaret suçunu tamamen bir suç olmaktan çıkarmışlardır. Bunu, sadece tarafları ilgilendiren bir husus olarak değerlendirip cevap ve düzeltme hakkının varlığı ile basında hukuk sorumluluğuna ilişkin düzenlemelerin yeterli olduğunu savunmaktadırlar. Cevap ve düzeltme hakkını, daha fazla işlerliğe kavuşturarak, basında hukuk sorumluluğu dediğimiz maddi ve manevi sorumluluk yoluna gitmeyi kolaylaştırdığımız takdirde; aslında basın yayın yoluyla hakaretten beklediğimiz amacı gerçekleştirebiliriz. Bugün, bence artık hakaretin ceza hukuku bakımından bir suç sayılıp sayılmaması gerektiği tartışılmalıdır.



Hukuki sorumluluktan söz ederken; biraz da hangi faaliyetleri yaptığımızda, bir yazıyı kaleme aldığımızda, bu ister bir haber olsun, ister köşe yazısı olsun, isterse bir karikatür ya da fotoğraf olsun, yayın ne zaman hukuka aykırı hale gelir veya hangi şartların varlığı halinde hukuki aykırılık ortadan kalkar konusu üzerinde durmak gerekir. Yalnız, bu konuya geçmeden önce iki kavrama açıklık getirelim; bunlardan biri, “kişilik hakları” kavramıdır. Nedir kişilik hakları dediğimiz şey? Kişinin saygınlığını ve kişiliğini serbestçe geliştirmesine katkı yapan bütün değerler üzerindeki haklarıdır. Başta yaşamı, vücut bütünlüğü, sağlığı, ismi, sırları, duyguları, sosyal yaşamda bağları, hatıraları, mektupları hepsi üzerinde kişilik hakları vardır. Bu kişilik haklarından biri de “özel hayat alanı” dediğimiz alandır. Burada da özel hayat alanını üçe ayırıyoruz: Hukuki anlamda bunlar; “ortak yaşam alanı”, “dar anlamda özel yaşam alanı” ve “gizli ya da sır alanı”dır. Kişinin gizli ve sır alanı, en yakınlarıyla paylaştığı, kendisinde saklı tutmak istediği duygu, düşünce ve değerleri kaplayan alandır ve bu alan, tüm basına kapalıdır. Dar anlamda özel yaşam alanı dediğimiz alan ise, daha yakın çevrenin dışında olan eş-dost, akraba, arkadaş, iş yerindeki meslektaşları olmak üzere o geniş kuşağı içine alan alandır. Bu alanda basına tümüyle açık bir alan değildir. Yani basın dünyasının rahatlıkla girebileceği bir alan değildir. Bu alanda yaşanan olayları, katılanların ağzından, ama kişilerin fotoğraflarını, isimlerini, kimlikleri öne çıkarmadan aktarmak mümkündür. Fakat rıza her zaman bir şeyi hukuka aykırı olmaktan çıkarmaz, bunun örneğini birazdan vereceğim. Bir de ortak yaşam alanı var. Bu alan, kamusal yaşam alanıdır ya da toplumsal yaşam alanı da deriz. Nedir peki? Evden sokağa adımımızı attığımızdan itibaren sokakta, caddede, parkta, sinemada, tiyatroda, otobüste, başkalarıyla ilişkiye ve etkileşime girdiğimiz, başkalarıyla, tanımadığımız insanlarla bir araya geldiğimiz, düşünce, görüş, duygu alışverişi yaptığımız, tartıştığımız hatta yer yer kavga ettiğimiz bütün bu mekânlar kamusal alanlardır. İşte bu kamusal mekân veya ortak yaşam dediğimiz alan, kural olarak basına açık bir alandır. Ama basına sonsuza kadar açık bir alan mıdır bu, bazı yanlış anlamalar oluyor, deniyor ki, eğer bir kişi politikacı, sporcu, sanatçı gibi kamuya mal olmuş kişilerdense ki, biz buna sosyolojide şöhret kişiler diyoruz, onlar hakkında her şey yazılıp çizilebilir. Maalesef, modernleşme sürecinde geldiğimiz aşamada insanlar, geleneksel bağlarından ve yapılarından koptukça hayatta tutunacakları ve özdeşim kuracakları alanlar azaldı, onun için de gençlerimiz daha ziyade şöhret şahsiyetlerle özdeşim kurmaktadırlar. Günümüz kültüründe ve yatay toplum dediğimiz şartlarda, bunun bu duruma gelmesi, yine de bu şöhret şahsiyetlerin bütün yaşam alanını bize inceleme hakkı vermez. Eğer görevi gereği bir yerde bulunuyorsa, örneğin, bir yarışmaya katılıyor, konferansa katılıyor, bir filmin galasında veya bir suç işlemişse, elbette ki burada o kişinin fotoğrafları da yayınlanabilir ve onun kişisel yaşamına ilişkin bilgiler de kamuya sunulabilir. Aslında kişinin, ortak yaşam alanı içinde anonim kalma dediğimiz bir hakkı vardır. Mesela ben sokağa çıkarım ama o sokağın kalabalığı içinde kendi başıma yalnız kalmak da isterim, o da benim özel alanımdır, yani kişi eşiyle, çocuklarıyla bir sinemaya gidebilir. Bu, medya mensubuna, onu evinden çıktığı saatten gittiği yere kadar arkasından izleme ve tüm detayına kadar yazma hakkı vermez. Ama burada dikkat edilmesi gereken bazı kriterler vardır. Nedir bu kriterler? Kişi, özel yaşamını basın üzerinden kamuya açarken rıza gösteriyor mu? Rıza gösteriyorsa, rıza genellikle hukuka aykırılığı ortadan kaldırır. Rıza yoksa, kişilerin bilhassa sır alanına müdahale etmemiz, onun kişilik haklarına ve özel hayatına bir saldırı teşkil eder. Ama kişi, gizli alanını bile kendisi açabilir. Biliyorsunuz, günümüz insanlarında böyle bir süreç başladı, evine bir tane web kamera koyuyor ve 24 saatlik yaşantısını internet üzerinden kamuyla paylaşıyor. Burada sadece kişinin rızası ve iradesi, her zaman hukuka aykırılığı ortadan kaldırmaz. Bence günümüzde en çok tartışılması gereken meselelerden birisi budur. Bu şekilde kendisini ifşa etmek, kendisini kamuya açmak, genel ahlak kurallarına uymuyorsa, bu durum, toplumun dürüst, makul, ortalama bir vatandaştan bekleyebileceği davranış standartlarını karşılamıyorsa, buradaki rıza hukuka aykırılığı ortadan kaldırmaz. Bu işin ahlaki yanı, ama hukuki yanını da Medeni Kanun 23. maddesinde hükme bağlamıştır, kişi özgürlüklerinden vazgeçemez, genel ahlak ve adaba aykırı olarak özgürlüklerini sınırlandıramaz“. Denmektedir. Bunun daha somut bir örneği vardır. Biliyorsunuz, “Biri Bizi Gözetliyor” diye bir televizyon programı vardı, bu program hakkında RTÜK, sık sık program durdurma veya kapatma yaptırımı uyguluyordu. Buna karşı görsel medyanın her zaman savunması şuydu; “kişi kendi rızasıyla geliyor”. Aslında orada bir mizansen söz konusudur. Kameraların bulunduğu ortamda insanlar ne kadar doğal davranırlar o ayrı bir konu, ancak onların özel yaşamlarını kameralar önünde bütün kamuoyuna açmaları, genel adap ve ahlak kurallarına aykırılık taşıyorsa, felsefi olarak da insanın insani değerlerini yücelten ya da yükselten değil de; aşındıran bir özellik taşıyorsa herhalde bu tür programlar, sadece kendi rızalarıyla katılıyorlar diye, hukuka uygun bir hale gelmezler.
Basın mensubunun köşe yazısı yazarken, fotoğrafı çekerken, karikatür çizerken, dikkate alması gereken bazı özellikler vardır. Fotoğrafını çektiği, haberini yaptığı olayın bir gerçekliğinin olması gerekmektedir, ancak gerçeği, kendine düşen özen ölçüsünde araştırması gerekir. Burada gerçeği araştırmak derken; bir Cumhuriyet Savcısı gibi veya bir sosyal bilimci gibi bir olguyu birçok boyutuyla derinlemesine araştırmasını basın mensubundan bekleyemeyiz, çünkü bu, onun mesleki şartlarıyla bağdaşır bir durum değildir. Burada anlatılmak istenen, gazetecinin somut ya da maddi gerçeği bulması değil, görünürdeki gerçekliği yakalamasıdır. Gazeteci, bir haberi yaparken, örneğin bir yolsuzluk haberi yaparken, gerçekten üzerine düşen araştırma görevini yerine getirmiş mi getirmemiş mi buna bakmak gerekir. Yıllar önce, bilirkişi olarak bana gelen bir dosyadan bir örnek: Adana’da yaşanan bir olayı gazete manşet yapmış ‘’sahte diploma poliste’’ . Konu bir okul müdürüyle ilgili. Gerçekten bir sahte diplomanın düzenlendiği yazıdan anlaşılıyor; bu konuda emniyet, vali, milli eğitim arasında yazışmalar var, sahte diplomaların örnekleri var, gazeteci hiç de incitici sayılamayacak bir manşet atmış ortaya ‘’sahte diploma poliste” diye ve ardından yazışmaların kupürlerini koymuş ve kullandığı dil de “iddia edilmektedir”, “bildirilmektedir” biçiminde; mutlak yargılayıcı ifadeler yok. Bilirkişi olarak bana gelen dosya için, gazetecinin yazıp çizdiklerinin gerçeğe uygun olduğunu, burada kamu yararı bulunduğunu, çünkü yapılan yolsuzlukların ve usulsüzlüklerin kamuoyu tarafından bilinmesinde toplumsal menfaat bulunduğunu, bu niteliği ile olayın güncel de olduğunu, ayrıca konu ve ifade arasındaki dengenin de bulunduğunu, sonuç olarak söz konusu yayının hukuka aykırılık teşkil etmediğini raporda yazmıştım. Ancak , her zaman bunun böyle olmadığını da biliyoruz.
Bir yayının hukuka aykırılık teşkil edip etmediğini değerlendirirken dikkate alınması gerekli bir kriter olarak gerçeklik, basın mensubunun görünüşte de olsa gerçeği araştırma ödevini yerine getirip getirmediği ile ilgilidir. Yapılan yayında dayanılan deliller, sunulan belgeler karşısında, ortalama, makul, dürüst bir vatandaş bunu yeterli ve tatmin edici buluyorsa, bu gazetecinin üstüne düşen gerçeği arama görevini yapmış olduğu anlamına gelir. Bunun kanunlarda standart belli bir ölçütü yoktur.
İkinci önemli kriter, yapılan işte kamu yararı var mı, yani o yayın yapılırken, gazeteci belirli medya kurumlarını korumak için mi, -bazen biliyoruz yaygın medyada daha çok oluyor, iki medya grubu çarpışıyor ve gerek gazetelerinde gerekse televizyon ekranlarında birbirlerine ilişkin yoğun suçlamalarda bulunuyorlar- ya da kin, husumet, öç alma duygusu için mi yapmaktadır yoksa gerçekten kamuoyunu bilgilendirmek, kamuoyunu oluşturmak için mi? Burada ölçü kamu yararı olmalıdır. Eğer kamu yararı yoksa, yayın, gerçek bile olsa, hukuka aykırı hale gelmiş olur.
Üçüncüsü, güncellik ölçütüdür. Yaptığınız yayınla; kişinin 25-30 yıl önce yaşanmış özel hayatına ilişkin bir hususu kamuyla paylaşılır hale getiriyorsunuz. Tümüyle gizli alana veya sır alanına ait değilse, dar anlamda özel hayat alanına ilişkin bir hususu şartları varsa yayın konusu yapabilirsiniz. Çünkü bu alan, basına kısmen kapalıdır, tümüyle de kapalı değildir. Kamu yararı gerektiriyorsa, tabii ki de özel hayata girilecektir. Kamu yayarı varsa, kişilik haklarına saldırı teşkil eden yayınlar yapılabilir, ancak bunu, kamu yararı hukuka uygun hale getirir. Kamu yararının olması lazım ve konunun güncel olması lazım, mesela bir kişi milli eğitimde genel müdürü oluyor. Bu şahıs, 25 yıl önce çocuklarını terk etmişti, boşanma davası olmuştu, çocuklarını ihmal etmişti, bunun günümüzde genel müdür olmasıyla bir ilgisi yoktur. Siz bu şahsı aile araştırma kurumunun başkanı yapıyorsanız, olay 25 yıl önceden kalsa bile, olay günceldir. Neden? Çünkü, geçmişteki olayla o andaki güncel durum arasında bir bağ vardır. Veya kişi geçmişte kara para aklamaktan yargılanmış ya da soruşturma geçirmiş ve ondan sonra Mali Suçları Araştırma Kurulu, kısaca MAK dediğimiz kurulun başkanı yapmışsınız, 30 yıl önce olsa bile, burada güncellik söz konusudur. 20 yıl önce kaçakçılıktan mahkum kişiyi, gümrük müsteşarı yapıyorsunuz. Burada da güncellik vardır.
Konuyla ifade arasındaki denge veya sunumdaki ölçülülük de bir başka ölçüttür. Sunumdaki denge, özellikle de yerel medya bakımından çok önemlidir. Açılan davaların çoğunu, yerel medya, gerekli kriterlere uymuş olsa bile, sunumdaki dengeyi yeterince gözetmediği için kaybetmektedir. Yerel medya niçin önemlidir? Gerek haber kaynağına yakınlığı bakımından gerekse okuyucuya yakınlığı bakımından önemlidir ve bu anlamda çifte bir denetim altındadır. Onun içindir ki, yerel medya, demokratik rejimin ve siyasal kültürün oluşması bakımından çok önemli bir yere sahiptir. Dilerim ki, bundan sonrada yerel medyanın bu anlamdaki gücü daha da fazla artsın. Yerel medyaya karşı, en çok basın yayın yoluyla hakaretlerden dava açılır. Genel olarak yerel medyaya bakarsınız; yayın konusu yaptığı olayda bir gerçeklik oluyor, yaptığı haberde kamu yararı da var, ama konuyla ifade arasındaki uyum ya da dengede ölçüyü kaçırmış oldukları görülür . Ne gibi? Normal yolsuzluk haberini, yolsuzluk olarak vermekle yetinmeden, henüz kesinleşmiş bir mahkumiyet kararı olmaksızın kişiyi “dolandırıcı”, “riyakar”, “sahtekar” ilan etmek. Oysa, kişinin dolandırıcılık suçunu işlemekle itham edildiğini anlatmaya çalışmak gerekmektedir fakat yargısız infaz anlamına gelebilecek ifade ve tabirlerden kaçınılmalıdır. Henüz mahkeme kararıyla onun dolandırıcı olduğu sabit değilse, Anayasamızda da vardır, hukukun genel evrensel ilkesi vardır, masumiyet karnesi diye, yani kişinin suçlu olduğu hükmen sabit oluncaya kadar kişi masum sayılır, Bu durumda doğrudan kişileri dolandırıcı, ikiyüzlü, sapık, katil gibi değerlendirmelerden kaçınmak gerekmektedir. Bu konuda genellikle yazılı basın, görsel medyanın yanında biraz daha insaflıdır ayrıca geçmişe göre bir azalma da söz konusudur. Eskiden televizyon yorumcuları çıkıp bir parti için “hırsızlar partisi” demiş, ertesi günde çıkıp, ben bunu sordum öğrendim, bunun tazminatı 3-5 milyonmuş, ben bunu söylemeye devam ederim diyebilmiştir. Ya da belirli kişiler hakkında “sülükler, lağım fareleri, örümcek kafalılar” gibi sözcükler kullanıldığı bilinmektedir. Hâlbuki yapılan yayın, ne kadar doğru olursa olsun, ne kadar kamu yararı bulunursa bulunsun, ne kadar güncel olursa olsun, davaların büyük bir kısmının basın mensupları aleyhine sonuçlanmasının önemli nedenlerinden birisi, konuyla ifade arasındaki dengenin korunmamış olmasıdır. Bir de değerlendirme yaparken mutlak yargılar dile getirilmektedir. Mutlak yargılardan kaçınmalı, mümkün olduğu kadar ihtimali, yumuşak ve esnek bir dil kullanılmalıdır. Yazıyı kaleme alırken; duyum alınmaktadır, söylenmektedir, iddia edilmektedir gibi yumuşak ifadeler seçilmelidir.
Yıllar önce, yerel medyadan bir olumsuz örnek daha; Kişinin birisi bir partiden ayrılmış seçim öncesi başka bir partiye geçmiş. Türkiye’de ister milletvekili olsun, isterse belediye başkanı veya meclis üyesi olsun, bunların parti değiştirmesi, bunun genel olarak ne anlama geldiğini hepimiz biliriz. Adı geçen kişinin fotoğrafını koymuş 2. sayfaya, bununla yetinmemiş, şu kişi şuradan ayrıldı, buraya geçti demiş, fotoğrafın yanına eşit işareti koymuş karşısına da dolar simgesi koymuş. Onunla da yetinmemiş, altına geçmiş “kaç dolars” diye yazmış. Burada bu kişi tamamen parayla alınıp satılan ticari bir metaya dönüştürülmüştür. Hâlbuki daha uygun ifadelerle aynı amacı ve sonucu elde etmek mümkündür. Bu biraz da kültürümüzden ve zihniyet dünyamızdan kaynaklanan bir olaydır. Bir durumu sert, net, mutlak ifadelerle dile getirmediğimiz zaman, sanki derdimizi ifade etmemiş oluyoruz, çünkü gazetecimiz de bu kültürün dışında değildir. ,Son olarak olayın biraz etik boyutuna değinmek istiyorum. Etik boyutunda da yerel medyanın önemli bir özelliği vardır. Basın dünyası, ne kadar bürokratik, hiyerarşik yapıya kavuşursa ve halkla olan temasını keserse, yaygın medyada olduğu gibi, gerek çalıştığı yer, gerek eğlendiği yer bakımından ayrıldığı zaman, halkla, okuyucuyla, kaynakla arasına büyük kademeler ve mesafeler girdiği zaman, bu evrensel bir şeydir, ahlaki sorumluluk ve duyarlılık zayıflar. Yerel medyanın en büyük şansı budur. Çünkü yerel medya, bir şeyi abartarak yazdığı zaman, okuyucusu ona hemen ulaşıp “Ahmet bey, Ayşe hanım, böyle şey olur mu” diye sorabilmektedir ama yaygın basına okuyucunun ulaşması mümkün değildir. Bizde bir de hukuk her şeyi çözer diye bir anlayış vardır, ben bir hukukçu olarak iddia ediyorum ki, ahlakın desteğini almayan hukuk fazla bir mesafe kat edemez. Öncelikli olan etik midir, hukuk mudur deseler, etik derim, ahlak derim. Ahlak dediğimiz şey de uzayda oluşan veya fanusta oluşan bir durum değildir, ahlakın da toplumsal, insani, duygusal, sosyal, kültürel bir çerçevesi vardır, eğer insanlar eve ekmek götürme kaygısını yoğun bir şekilde yaşıyorsa, gazeteciler, medyadaki tekelleşmeler ve yoğunlaşmalar nedeniyle basın iş yasasının getirdiği güvencelerden büyük bir şekilde yoksun bırakılmışlarsa, sadece iyi niyetle hazırlanan meslek etik kodlarıyla sonuç alamazsınız. Eğer hukuki yapı, sosyo-ekonomik kültürel yapı birbirini desteklemiyorsa, sadece bir konuyu etik kod haline getirmek bir çözüm olmuyor. Zaten eğer çözüm olsaydı, ilk olarak 1960’lı yıllarda, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti bünyesinde kurulan Basın Şeref Divanı tarafından belirlenen ve bugün basın ahlak yasası diye bilinen ilkeler, Türkiye’de 50 yıldır bilinen ilkelerdir, ama bizim medyadaki yakınmalarımız da yoğun bir şekilde devam etmektedir.

Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Mehmet Yüksel’in 12 Nisan 2008 tarihinde verdiği “İletişim Hukuku” konulu seminer.

Kolaylı: Medya özgür olmalı

Kolaylı, 24 Temmuz Basın Dayanışma Günü nedeniyle açıklama yaparak basın özgürlüğünün önemine dikka... devamı

BGC'LİLER İFTARDA BULUŞTU

Her yıl geleneksel olarak düzenlenen iftar yemeği, gazetecileri ve ailelerini buluşturdu. devamı

Marmara Bayram’ın konusu “Bursa’da kentsel dönüşüm”

Ramazan Bayramı’nın ilk günü yayınlanacak olan Marmara Bayram Gazetesi’nde ana konu olarak “Bursa’da k... devamı

BGC Başarı Ödülleri Yarışması sonuçlandı

163 eseri tek tek değerlendiren 7 kişilik BGC Jürisi, toplam 16 başarı, 18 mansiyon ödülü verdi. devamı

BGC YUNUSELİ KONUTLARINDA ELEKTRİK ABONELİKLERİ BAŞLADI

BGC Yunuseli konutlarında elektrik aboneliklerini internet üzerinden veya Merinos’taki hizmet binası ile Agor... devamı