U.Uras-E.Karakaş

AYDINLARLA YÜZ YÜZE SÖYLEŞİLERİ’NİN İLK KONUKLARI UFUK URAS, ERCAN KARAKAŞ'LA: "YEREL SEÇİMLERE DOĞRU TÜRKİYE'DE SİYASET"
 
Nilüfer Belediyesi, Uludağ Üniversitesi, Bursa Gazeteciler Cemiyeti'nin ortaklaşa düzenlediği "Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri"nin ilki "Yerel Seçimlere Doğru Türkiye'de Siyaset" başlığı altında yapıldı. Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Etkinlik Salonu'ndaki söyleşide ÖDP Genel Başkanı, İstanbul Milletvekili Ufak Uras(*) ile SODEV Kurucu Başkanı Ercan Karakaş konuya ilişkin görüşlerini açıklayıp dinleyicilerin sorularını yanıtladılar.
Özgürlükçü Demokrasi Partisi (ÖDP)  Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, “Türkiye'nin geleceğini aşağıdan yukarıya örgütlemek için yerel seçimlerin önemli bir araç” olduğunu, Bursa'da bu görevi “ortak sorunlar çevresinde örgütlenen Bursa Halk Meclisi'nin yapmaya çalıştığını” söyledi. Ufuk Uras, adaylarını atama yoluyla belirleyen siyasi partileri eleştirerek: "Günümüzün devrimci sloganı: 'Atananları değil, seçilenleri seçelim'dir" dedi.
Sosyal Araştırmalar Vakfı (SODEV) Başkanı Ercan Karakaş ise, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) aday adayı olduğunu hatırlatarak, “kimsenin hayrına olmadığı altı yıllık iktidarında açıkça ortaya çıkmış olan AKP'nin geriletilmesi için yerel seçimlerin bir fırsat olabileceğini” söyledi. Karakaş, “Ergenekon” olarak ünlendirilen davaya ilişkin gelişmelere değinerek siyasi iktidarı “seçim öncesinde gündemi değiştirmeye ve halkın dikkatini seçim dışındaki alanlara çekmeye çalışmak”la da eleştirdi.
Nilüfer Belediyesi, Uludağ Üniversitesi (U.Ü) ve Bursa Gazeteciler Cemiyeti'nin (BGC) otaklaşa düzenlediği Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri'nin 2009 programı, Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) Genel Başkanı Ufuk Uras ile Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkan Adayı olması beklenen Ercan Karakaş'ın konuk olduğu ilk söyleşi ile başladı.
Basın Kültür Sarayı’ndaki Uğur Mumcu Konferans Salonu'nda gerçekleşen söyleşide salonunun tümüyle dolu olması dikkat çekti. Söyleşi, konuklara çok sayıda dinleyicinin yönelttiği sorular nedeniyle planlanan süreyi aştı.  Programın tamamlanmasının ardından Ufuk Uras ve Ercan Karakaş okuyucuları için kitaplarını imzaladılar.
Bursa Gazeteciler Cemiyeti (BGC) Başkanı Nuri Kolaylı söyleşi öncesi yaptığı konuşmada  "Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri’nin Mayıs ayına kadar Salı günleri Bursa Gazeteciler Cemiyeti Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Etkinlik Salonu’nda, Çarşamba günleri de Uludağ Üniversitesi'nde Rektörlük Salonu’nda yineleneceğini” duyurdu.
BGC Başkanı Kolaylı, Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri’nin Uludağ Üniversitesi ve Nilüfer Belediyesi paydaşlığında hazırlandığını, katılımcıların da üç kurumun temsilcilerince belirlendiğini hatırlattığı konuşmasını şöyle tamamladı:
“Bursa’nın aydınlık insanlarına, Bursamızın en aydınlık, en ışıklı tarafından sesleniyorum: Çok değerli paydaşlarımızla birlikte Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri’nde amaçladığımızın, yalnızca Türkiye’nin fikir, siyaset, bilim ve sanat alanında düşünce üreten, etkin olan isimleriyle sizleri buluşturmak olmadığını söylemem gerekiyor. Bunun da tek başına önemli olduğunu yadsımamakla birlikte asıl amacımızın, fikir, siyaset, bilim ve sanat alanında Bursa’nın yarattığı iklime bu yoldan bir katkıda bulunmak ve Bursa’nın bu alanlardaki önemli birikimini Türkiye’nin öteki kentlerine ve belki de öteki dünya kentlerine tanıtmaya çalışmak olduğunu vurgulamalıyım.
Bursanın aydınlık yüzlü, aydınlık düşünceli insanları, değerli gazeteci arkadaşlar; Bursa bir tarih ve kültür kenti! Bursa büyük bir kent! Bursa, gerek nitel gerek nicel anlamıyla büyük bir üniversiteye, büyük bir medyaya ve Nilüfer Belediyesi gibi belediyelere sahip!
Bunlar kendiliğinden olmuş, kendiliğinden doğmuş kurumlar değil! İnsanlarımızın emeği, bilgisi, özverisi ve hüneriyle yükselmiş ve var olmuş değerler! Fakat İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in ve Türkiye’nin geri kalanının bunun gerektiği kadar ayırımında olduğunu söyleyebiliyor muyuz?..
Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri’nin Türkiye’nin Bursa’ya farkındalığını artırmanın yanında Bursa’nın farkını da göstermesini umuyorum.”
Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey de,  söyleşilerden “Türkiye'nin Aydınlık geleceğine yönelik” sonuçlar çıkarılmasını umduğunu  ifade ederek, "Burada yakılan ışıktan biz Bursalılar da yararlanacağız" dedi.
Bozbey, bir seçim döneminde olunduğunu hatırlatarak, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri’nin Uğur Mumcu’nun adını taşıyan bu salonda yapılması çok önemli. O’nu karanlığa kurban vermiştik; ama cinayeti işleyenlerin umduklarının tersine sevgili Uğur Mumcu adı, anısı ve eserleriyle burada, bu salonda olduğu gibi, her gün aydınlık ve ışık üretmeye devam ediyor…
Bir seçim dönemini yaşıyoruz, ama buradaki etkinliklerin seçim kampanyasının da, seçilme kaygısının da ötesinde olduğunu düşünüyorum.  Bu yüzden sözlerimi uzatmayacağım. İsteğim; Türkiye’nin aydınlarıyla buluşmalarımızdan ülkemizin aydınlık geleceğine ilişkin sonuçlar çıkarmamızdır. Burada yakılan ışıktan, burada yanıp duracak meşaleden biz Bursalılar da çok yararlanacağız!..”
Daha sonra başlayan söyleşide önce Ufuk Uras, Ardından da Ercan Karakaş konuştu.
Söyleşide, Uras'ın dolaylı eleştirisine muhatap olan CHP Bursa Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Sena Kaleli, kısa bir açıklama yaparak, “Siyasi partilerin yerel yönetim adaylarını seçimle belirlemek yerine genel merkezden atama yaparak belirlemesine” ilişkin eleştirileri yerinde bulduğunu ve bu yollu eleştirilere genel planda katıldığını söyledi.
AŞAĞIDAN YUKARIYA ÖRGÜTLENMEK İÇİN ARAÇ
ÖDP Genel Başkanı, İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, siyasetin ne olup ne olmadığını tanımlayarak başladığı konuşmasında, "Siyaset, eğer geleceği kurma, geleceği örgütleme sanatı ise, Türkiye'nin geleceğini aşağıdan yukarıya örgütlemede yerel seçimler önemli bir araçtır" dedi.
TBMM'yi her gün 4 bini aşkın yurttaşın ziyaret ettiğini ve milletvekillerinden, Meclis yetkililerinden kimi sorunlarına çözüm istediklerini belirten Uras, bunun, yerel siyasetin ve yereldeki demokratik örgütlenmenin demokrasi bakımından ne denli önemli olduğunu ortaya koyan bir durum olduğunu söyledi.
Demokrat olduklarını, demokrasiden yana olduklarını savunanların, bunu siyasi pratiklerinde de göstermeleri gerektiğini belirten Uras, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Türkiye bir süredir vurgun yiyor. Yediği vurgunun adı: 12 Eylül askeri darbesi! 12 Eylül'ün anayasası, seçim yasası!..
Bu vurgunla başa çıkmanın yolu demokrasiden, demokratik örgütlenmeden geçiyor. Askeri darbeler Türkiye'de demokrasinin yerleşmesini, kökleşmesini ve gelişmesini engellediği gibi demokratik geleneklerin, demokratik örgütlenmelerin dağılmasına, tahribine yol açarak bu alanda çok ciddi gerilemelere de neden oldu. Bugün, ‘ben demokratım’ diyenlerin, ‘ben demokrasiyi savunuyorum’ diyenlerin, bu iddialarına uygun bir siyasi pratik içinde olmaları gerekiyor. 12 Eylül askeri darbesinin hedefinde, Türkiye’nin Sol siyaseti vardı. Özellikle de sosyalist örgütleri ve tüm solcuları vardı. 12 Eylül darbesinin sol ve sosyalizm düşmanlığı ve bunun ürünü olan acımasız operasyonları sonucunda Türkiye kültürel anlamda da, siyasal anlamda da çoraklaştırıldı, kısırlaştırıldı. Aradan geçen yıllara karşılık Sol, hala istenen yerde değil. Sol siyaset hala istenen yerde olmaktan çok uzakta. Bu bakımdan, ben demokratım diyenlerin, demokrasi için uğraşın içine girmeyi, bu uğraşın verimliliği ve başarısı için çaba harcamayı ciddi bir görev ve sorumluluk olarak kabul etmeleri gerekiyor…
Bugün, 'siyasette en temel ideoloji nedir?' diye sorduğunuzda, buna verilecek tek gerçekçi yanıtın 'pragmatizm' olduğunu görüyoruz. Pragmatizm: yani faydacılık, çıkarcılık!
Oysa siyaset Borsa değildir. Borsa'da yükselen kağıda oynanabilir;  kimse de bunu ahlaksızlık olarak görmez. Ama aynı şeyi siyasette yaparsanız, buna başka bir adın verilmesi kaçınılmaz olur. Bugün siyaset bu durumdadır. Borsa durumundadır…”
Uras, siyasette, hedeflenen amaçlarla, bu amaçlara erişmek için başvurulan araçlar arasında “uyum” ve “tutarlılık” olması gereğine de değinerek, "Demokrasiyi isteyip buyrukçuluğu, en tepedekilerin tartışılmaz egemenliğini savunamazsınız! Demokrasiyi amaçladığını söyleyen demokratik örgütlenmeden, demokratik seçimlerden yana olur. En fazla otobüsü olana göre tepeden atama yapmak yerine, yereldeki arzulara göre davranır. Görüldüğü gibi, bu konuda ne iktidar partisi, ne de ana muhalefet partisi bir ilkeye sahip!.. Bursalıların ne düşündüğü, kimi aday görmek istediği ne iktidar partisinin ne de ana muhalefet partisinin umurunda!..
Bu durumda günün devrimci sloganı, 'Atananlara değil seçilenlere oy ver' demekten başka ne olabilir?..
Bu yüzden, Bursa'da yerel siyaset yapılan tek bir adres gösterebiliyorum. O da, ortak sorunlar temelinde oluşan, aşağıdan yukarıya örgütlenen Halk Meclisi'dir. Bursa’da demokrasi için siyasetin yapıldığı başka bir adresi kimse gösteremez, gasterse de inandırıcı olamaz…" diye konuştu.
BİR MEHDİ GELMEYECEK!
Uras, 'Sol nasıl büyüyecek?' sorusunun Türkiye’de çok sık sorulan soruların başında geldiğini de hatırlatarak, “Bunun yanıtının başka yerde değil Türkiye’nin dört bir yanında örgütlenen Halk Meclisleri'inde olduğunu” söyledi.
Uras, "Kadınların, işçilerin, işsizlerin, gençlerin ortak sorunları etrafında, o sorunları çözmek için bir araya gelmek, örgütlenmek! Sol, nasıl büyüyecek? Bunun sihirli bir formülü, sihirli bir reçetesi yok. Böyle büyüyecek! Bir Mehdi gelmeyecek! Ne kadar beklenirse beklensin Sol’u büyütecek bir Mehdi yoktur, olmayacak da!..
Latin Amerika'daki örnekler de ortaya koyuyor ki, sorunları asgari ölçüde ortaklaştırarak bu alanda mesafe alabilirsin! Yani, 'Bursalılar ne diyor, önemi yok; ben Ankara'dan atama yaparım' diyemeyiz. Egemen siyasetin yaptığını yapamayız…
Dünyada bugün bir ahbap-çavuş kapitalizmi var. Gerçi kimseye yarar getirmedi; ne ahbaplara ne de çavuşlara!.. Sen, eğer ahbap-çavuşluk esasına göre, AKP'nin tarzına göre örgütleniyor, onun tarzında siyaset yapıyorsan inandırıcılığın kalır mı? Bu düzenden, bu seçim yasasından, bu borsaya dönüşmüş siyasetten şikayet etmeye hakkın olur mu?" dedi.
Uras, "herkesin eşit", siyasetin de "sade bir iş" olduğunu ifade ederek, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Belki amatörce siyaset yapılmalı. Yalnızca Bursa’da, Türkiye’de değil, bütün dünyada belki de amatörce yapılmalı siyaset. Belki en iyisi, en doğrusu budur. Nedir amatörlük? Bir işin tadının çıkarılarak yapılmasıdır amatörlük! Profesyonellik nedir? Profesyonellik, bir işin para için, bir meslek olarak yapılmasıdır. Siyaset bir meslek değildir. Siyaseti basitçe, tadını çıkararak yapmak gerekiyor belki de…"
 "TEFERRUAT" OLMAK İSTEMİYORUZ
Uras, "Sol'un ‘olmazsa olmazı’nın, bir dönüşüm politikasını ortaya koymak" olduğunu, bunu yapamıyorsa, belki "iyi", fakat gelişmeyen, büyümeyen bir "ayrıntı" olarak görüleceğini, öyle kalacağını söyledi.  Uras, şöyle devam etti:
"Mustafa Kemal'in çok özgün koşullarda ve anlaşılır sebeplerle, o da yalnızca bir kez söylediği bir söz var, 'Vatan söz konusu ise gerisi teferruattır' diye… Son zamanlarda bunu tekrarlayıp duranlar var, biliyorsunuz…
Biz 'teferruat' olmak istemiyoruz arkadaşlar. O yüzden, bir 'teferruat hareketi' örgütlememiz gerekiyor. O yüzden, siyaseti toplumsallaştırmamız, bir dönüşüm politikasını ortaya koymamız gerekiyor. Politikada toplumsallaşmayı amaçlamayan, önermeyen, uygulamayan bir Sol olamaz!
Biz, Türkiye İşçi Partisi ve Dev-Genç geleneğinden geldik. Bugün, o gelenekten gelip siyaset yapanlar prostat torbaları, iflas etmiş böbrekleri, iflas etmiş ciğerleri ile bastona gereksinim duyarak yapıyorlar bunu. Siyasette çok ciddi bir kireçlenme var. Gençliğin ne yapıp edip siyasete müdahale etmesi gerekiyor. Kireçlenmeyi çözecek olan gençlerdir çünkü…
Demokrasi yabancı bir doktrin değil! Bu topraklarda yeşermeyecek, bu topraklarda yaşayamayacak bir doktrin değil! Bazıları öyle iddia ediyor, ‘demokrasi burada olmaz’ diyor; ‘bu millet adam olmaz’ diyor, ama bu, doğru değil!.. 
Nazım'ın, 'Nerdesiniz ey insanlar! İnsanlar nerdesiniz?' sorusuna her gün verebileceğimiz bir yanıtımız olmalı. Çocuklarımız sorduğunda, 'biz oradaydık! Bize ihtiyaç duyulan yerdeydik!' diyebilmeliyiz…
Demokrasi 'biat' kültürüne yabancıdır. Demokrasi “şef” kültürüne yabancıdır. Demokrasi, 'beterin beteri var' kültürüne yabancıdır…
Demokrasi, 'beter' ile 'daha beter' arasında ayırım yapmayan, 'beter'e, 'daha beteri var' diye boyun eğmeyene yabancı değil!…"
Uras, "ahlaklı" olmanın, gerçekte başkalarının sıkıntılarını kendi içinde duymak, başkasının sıkıntısına ilgisiz kalmamak olduğunu; kapitalizminse böyle bir ahlakı tanımadığını, böyle bir ahlaka “doğal olarak ve yapısı gereği” yabancı olduğunu söyledi.
Uras, "Kapitalizm, ‘başkasının sorunlarından sana ne’ der!. “Her koyun kendi bacağından asılır” der!… Kapitalizmden insani sorunlara ilgi beklemek, çözüm beklemek, ondan, onu aşan bir şeyi istemek olur" dedi.
Kapitalizm, bir yandan 1929 krizinden bu yana tarihinin en derin krizi olduğu söylenen en ciddi krizlerinden birini yaşarken, diğer yandan bu krizden çıkış olanaklarını, bu krizi aşmanın ve geçici de olsa bir istikrar dönemine yeniden girmenin arayışlarını sürdürdüğünü belirten Uras; “dünyada, Türkiye’de ve Türkiye’nin çevresinde olup bitenlere” bu açıdan da bakılması gerektiğini söyledi.
TÜRKİYE’YE BİÇİLEN BİR ROL VAR
Uras, kapitalizmin dünyayı küresel düzeyde yönetilir kılabilmek için krizle sarsılan planlarını gözden geçirdiğini, yeni planlar yaptığını, buna bağlı olarak da kimi ülkelere kimi roller biçildiğini belirterek, şöyle konuştu:
“Obama’nın başkan seçilmesiyle yenilenen ABD yönetimi, ‘bölgesel ortaklarla’ çatışmadan çok işbirliği içinde olma yönündeki tercihini, Obama’nın ağzından daha ilk gününden itibaren açıklıkla ortaya koydu.  Peki arkadaşlar; nasıl olacak bu işbirliği? Neyi amaçlayacak bu işbirliği? Kuşkusuz,  öncelikle ABD’nin küresel egemenliğini kolaylaştırmayı, bu alanda karşılaştığı ve karşılaşması mümkün olan sorunları hafifletmeyi amaçlayacak! ‘İşbirliğinin’ bir bedelinin, daha doğrusu ‘ödülü’nün de olacağı söyleniyor. ‘Nedir bu ödül’ derseniz, ‘bölgesel ortaklara’ verilecek ‘kimi ödünler’, ‘kimi ayrıcalıklar’ denecektir! Bunları ‘ayrıcalık’ görmek, stratejik ortaklığın bir icabı! Türkiye’nin diyelim ki, Ortadoğu’da, Kafkaslar’da, Orta Asya’da muharip bir güç olarak öne çıkmasını siz, ayrıcalık görmeyebilirsiniz; ama tanık oluyoruz, yaşıyoruz ki, ülkemizdeki güç odakları biçilen bu rolleri seve seve kabulleniyor! Bu yüzden, düne kadar aralarında ‘gerilim’ yaşayanlar, ‘mutababakatlar’ yahut ‘uzlaşmalar’ oluşturarak buna uygun bir vaziyet alıyor! Örneğin, son zamanlarda askeri çevrelerle hükümet arasında tesis edilmiş görünen mutabakat ve medyada yansıyan ‘memleket meseleleri etrafında uzlaşma’ havası ancak bu vaziyet alışla açıklanabilir.
Bu süreçte Türkiye halkını, emekçilerini yakından ilgilendiren bir takım yeni gelişmelerin önümüze konmasını beklemeliyiz. Türkiye’nin ‘rol modelliği’ bunları gerektiriyor çünkü. Görünüşte, bunların ne oldukları açık: Dışarıda, Kıbrıs ve Ermenistan konusunda, içerde de başta  Kürt Sorunu olmak üzere, Alevilerin talepleri gibi konularda adımlar atmak, çözümler üretmek!.. Bir de ‘kriz önlemleri’ adı altında dikkatle gizlenmek istenenler var ki, sonuçları şimdiden ortada: Geniş halk kesimleri açısından işsizlik, çalışma koşullarının ağırlaştırılması, yoksulluğun yaygınlaşması, eğitim ve sağlık başta olmak üzere kamu hizmetlerinin niteliğinin düşürülmesi…
Bu koşullarda, yani egemen güçlerin yeni dönem için benimsediği uluslararası ve bölgesel rol bakımından, siyasetin de yeniden tanımlanması ve dengelerinin yeniden şekillenmesi gereğini ortaya koyuyor. Dışarıdan bakıldığında objektif durum, görünen durum budur!..
Devlet destekli çeteler oluşturan ve demokrasi dışı yollardan iktidar olma konusunda ısrar eden güçlerin tasfiyesi; ve ucu askeri bürokrasiye de uzanan Ergenekon Davası’nın gündeme bu süreçte gelmesi, sözü edilen çerçevede büyük önem kazanıyor. Öyle ki, bu alanda süren mücadelenin yeni dönemin güç dengelerinin netleşmesinde önemli bir etken olacağı şimdiden belli oluyor…
Peki, bu kadar önemli bir konuda ne yapmak gerekiyor?  Ergenekon Davası’nda sonuna kadar gidilmesini savunuyoruz. Askeri darbelerin ne yaptığını, sonuçlarının ne olduğunu biliyoruz. Konuşmamın başında değindim buna… Ergenekon’da sonuna kadar gidilmeli! Gidebilirler ya da gitmek isterler mi? Bu ayrı bir konu, ama sonuna kadar gidilmesinde ısrar etmek, bunu sonuna kadar zorlamak gerekiyor. Diğer taraftan, bunun,  insan haklarının ihlal edilmeden ve uluslararası adalet normları ile AİHM  kararları dikkate alınarak yapılmasında da sonuna kadar ısrarlı olmak, sonuna kadar bunu istemek gerekiyor. Ergenekon’a karşı olunmadan solcu da, demokrat da olunamaz…
Şöyle söylüyoruz: Devlet destekli çetelerin üzerine gidilmeli! Ucu nereye ve kime kadar uzanıyorsa oraya kadar gidilmeli! Fakat, insanların hakları ihlal edilmemeli, onurları çiğnenmemeli ve ‘çeteleri tasfiye ediyorum’ diye mağduriyetler yaratılmamalıdır…”
Ergenekon Davası ve devlet destekli çetelerin tasfiyesi konusunda sol siyasette de kafa karışıklığının bulunduğunu ifade eden Uras, bunun bir sonucu olarak kimi solcuların milliyetçi ve devletçi bir çizgiye savrulurken, kimilerinin de AKP hükümeti eliyle gerçekleştirilecek bir demokratikleşmeye bel bağlar duruma geldiğini söyledi. Uras, “Halbuki ortada ne AKP eliyle gerçekleşen bir demokratikleşme ne de yalnızca seyirci kalınacak basit bir ‘iktidar kavgası’, yahut ‘egemenlerin kendi içindeki çatışması’ söz konusudur” dedi.
Uras, Sol siyaset içinde “var” olduğunu savunduğu bu iki anlayışı da eleştirerek, “Sol’un, egemenlerin çözümlerine ve önermelerine teslim olmak yerine, her türlü ayrımcılığa karşı Kürt Sorunu'nda, Alevi Sorunu’nda ve diğer tüm mağduriyet üreten alanlardaki mağdurlarla seslerini duyurmaları ve haklarını savunmaları için, yani özgürlük, eşitlik ve demokrasi için yan yana mücadele etmeleri gerektiğini, doğrusunun bu olduğunu, bu olacağını” söyledi.
Uras, “Sol, eğer işçi ve emekçilerin, çiftçilerin, emeklilerin, sosyal güvencesi olmayan yaşlıların, yoksulların, çocukların, gençlerin, engellilerin ve tüm arkasızların ekonomik ve sosyal haklarını, demokratik taleplerini özgürce savunacakları örgütlenmelerini ve mücadele zeminlerini onlarla omuz omuza yaratamaz ve güçlendiremezse, meydan egemenlere ve onların dayattığı  çözümlere bırakılmış olur” diye konuştu.
Uras, sözlerini, "Herkesi, yalansız dolansız politikaya, yalansız dolansız yaşama davet ediyorum" diyerek bitirdi.
KALELİ: ADAYLAR SEÇİMLE BELİRLENMELİ
İzleyiciler arasında bulunan Cumhuriyet Halk Partisi Bursa Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Sena Kaleli, Ufuk Uras’ın konuşmasını tamamlaması üzerine söz alarak şunları söyledi:
“Siyasi partilerin adaylarını, özellikle de yerel yönetim adaylarını seçimle belirlemek yerine genel merkezden atama yoluyla belirlemesini doğru bulmadığımı, burada da  açıklamak istiyorum. Çünkü bu uygulama parti içinde özgür tartışma ve karar verme olanaklarını sınırlamakta, dolayısıyla parti içi demokrasisinin gelişmesini de engellemektedir. Bu bakımdan sayın Ufuk Uras’ın bu konudaki eleştirilerini ilkesel kabul ediyor ve katılıyorum. Sebepler ne olursa olsun, partilerin seçime girecek adaylarını seçimle belirleme yolunu esas alması, önceliği buna vermesi gerektiği çok açıktır. Mevcut halin, kişisel durumum açısından dezavantajlar yarattığının da ayırımındayım. Böylesi bir takdir sonucu değil de, partinin Bursa örgütünün yapacağı demokratik bir oylama sonucunda aday olsaydım, kuşkusuz seçmen bakımından elim daha güçlü olurdu. Bu yalnızca CHP’li adaylar için değil tüm adaylar için geçerli bir durum. Ancak bugünkü koşullarda bunun adayların kusuru olmadığını da vurgulamak zorundayım…
Öte yandan, Uras’ın, ‘CHP’de, en fazla otobüsü olana göre aday belirlendiği’ yolundaki iddiasının eksik bilgiden veya bilgilendirmeden kaynaklandığını düşünüyorum. Böyle bir yarışın içinde olmadım, olmam da… Bunu CHP’liler kadar bütün Bursalılar da bilir… Sayın Uras’la düşünsel olarak karşıt yerlerde değiliz. Geçmişte partisine oy vermişliğim de vardır.  Şu kadarını belirtmeliyim ki, yalnızca CHP’nin yerel seçimlerde Bursa Büyükşehir Belediyesi için başkan adayı gösterdiği bir isim değil, ama Bursa’daki toplumsal ve siyasal mücadelede ve gelişmelerde az çok katkısı, az çok tuzu olan birisiyim. Bunu elbette Sayın Ufuk Uras bilmek yahut kabul etmek zorunda değildir, fakat ‘otobüs sayısına göre aday’ iddiasında bulunurken Bursa’yı yeterince tanımadığını da ortaya koymuş olmaktadır…”
Yeniden söz alan Uras, CHP’nin de AKP kadar,  belki de ondan daha fazla olmak üzere, parti içi demokrasiyi işletmediği, işletmek de istemediği yolundaki eleştirisini tekrarladı. Uras,  Kaleli’yi Bursa Halk Meclisi’nde görmekten memnun olacağını da kaydetti.
Uras, “Siyasi Partiler Yasası, 12 Eylül askeri diktatörlüğünün yasası… Sorarsanız, ‘12 Eylül’e karşıyız’ diyorlar.  Buna inanmak mümkün değil. Parti içinde demokrasiyi tanımayan, parti içinde demokrasi uygulamayan, her adayını genel başkanın belirlediği bir siyasi parti ‘demokratik’ değildir… Parti liderleri durmadan demokrasiden söz etmelerine karşılık, aslında demokrasisizlikten memnunlar” diye konuştu.
 “DEMOKRASİLER ÖRGÜTLÜ TOPLUMLARDIR”
Ercan Karakaş, Sena Kaleli ve Ufuk Uras'ın adayların seçilmesi-atanması konusundaki görüşlerine katıldığını belirterek başladığı konuşmasında, “Sena Kaleli'nin Bursa’da adaylığını özellikle kadınların siyaset içindeki yeri bakımından çok önemsediğini” söyledi. Kadınların Türkiye’de siyaset alanındaki yerlerinin “yüzde bir oranında” olduğunu ifade eden Karakaş, bunun Türkiye için, “öteki her şey çok eksiksiz ve tas tamam olsa bile, başlı başına çok ciddi bir demokrasi eksikliğinin ifadesi” olduğunu belirtti. Ercan Karakaş şöyle konuştu:
"Demokrasiler, her şeyden önce örgütlü toplumlardır. Siyasi partilerin varlığı, örgütlülüğü, seçimlere katılması, adaylarını seçimle belirlemesi demokrasinin koşuludur; ama bu kadarı yetmez... Demokrasi için yurttaşların her alandaki örgütlülüğü, her alandaki etkinliği de gerekir… Bu seçimler, diyelim ki,  Batı Avrupa'da yapılıyor olsaydı, kentler, tüm yerel sorunların didiklenip tartışıldığı, çözüm önerilerinin inceden inceye ölçülüp biçildiği bir arenaya dönüşürdü. Bizde ise, kolayca saptanabileceği gibi hiç öyle değil… Burada, bizim eksikliğimizi, bizim demokrasimizin eksikliğini ve katılımcılığımızdaki eksikliği açıklıkla görmemiz gerekiyor…
AKP iktidara geldiğinde, özellikle Avrupa Birliği’ne uyumun da gündemde olması nedeniyle demokratikleşme yolunda bazı adımlar attı. Bu dönemde bazı yeni yasalar çıkarıldı ya da eskileri değiştirildi. Türkiye’de birçok insan, AKP’nin toplumun da isteği doğrultusundaki bu adımlarının daha da gelişerek süreceğini tahmin ediyordu. Demokrasiyi içselleştirmiş, AB'yi içselleştirmiş bir iktidar partisi bunu yapardı gerçekten. Oysa AKP, uygulamalarıyla da gösterdiği gibi demokrasiyi de, AB'yi de içselleştirmiş bir parti olmaktan uzaktır. Nitekim yıllar geçti, zaman akıp gitti, ama o yoldaki beklentiler gerçekleşmedi.
Yerel seçimler demokrasilerin beşiğidir. Yerel seçimler, demokrasinin kuralları ile, kurumları ile en çok işlediği, işletildiği alandır. Demokrasi yeterince güçlenmemiş, yeterince yerleşmemişse yerel seçimler demokrasi için canlılık kaynağı olamıyor. Bu yüzden, burada yerel sorunlar ve belediyeciliğin sorunlarının yerine, siyasetin genel sorunlarını tartışmak, önceliği onlara vermek durumunda kalıyoruz…"
Güncel yerel seçimler öncesi durumu, 1989 yerel seçimleri öncesindeki duruma benzettiğini ifade eden Karakaş, sözlerini şöyle sürdürdü: "O dönemde, yani 1989 yerel seçimleri öncesinde,  SHP'nin İstanbul İl Başkanı'ydım. Hatırlayacaksınız: Ülke düzeyinde yolsuzluk, usulsüzlük, yurttaşların sorunlarına ilgisizlik, yanında da ekonomik sıkıntılar almış yürümüştü o dönemde. Biz, SHP olarak kendimizi yerel sorunlara hapsetmek yerine bunun üzerine gitmiştik. Turgut Özal, bu koşullarda ne kadar istese de, yerel sorunları öne çıkarıp genel sorunları ötelemeyi başaramadı. Halk bir limon gibi sıkılmıştı, sıkılıyordu çünkü. Sonuçta, yalnızca büyükşehirlerde değil, neredeyse tüm belediyelerde seçimleri SHP kazandı. Bu seçimlerde de bunun mümkün olduğunu düşünüyorum. Biz, genel siyaseti öne çıkaran bir strateji izlemiştik, halk da tercihini buna uygun yapmıştı. Bu kez de öyle olabilir düşüncesindeyim. Yerel seçimlerden alınacak sonuçlar, yerel seçimlerin ortaya koyacağı tablo bir erken genel seçimi de zorunlu kılabilir. Türkiye'de bunun koşulları var. Çünkü önceki seçimler incelendiğinde, yerel seçimi kazanan partilerin bir sonraki genel seçimlerde iktidar şansını yakaladıkları görülmekte. O bakımdan, 29 Mart yerel seçimleri AKP için sonun başlangıcı olabilir. Bunu unutmamak gerekiyor…"
Karakaş konuşmasında, CHP Bursa Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Sena Kaleli'ye solun tüm kesimlerinden destek istedi. Karakaş, şöyle devam etti:
"Türkiye’nin batısındaki kentlerimizde seçim yarışının CHP ile AKP arasında olacağı anlaşılıyor. AKP’nin Batıdaki kentlerimizde seçimi kaybetmesinin demokrasimiz açısından çok önemli sonuçları olur. Bunun iyi değerlendirilmesi lazım. Umuyorum, Ankara'da olduğu gibi Bursa'da da, Sol'un tüm renkleri tek adaya, yani Sena Kaleli’ye destek verir. Adayların, özellikle muhalefetin adaylarının zaman bakımından önemli sorunu var. Bursa'da hiç değilse belirlendi, ama başta İstanbul olmak üzere birçok kentte adaylar hala belirlenemedi. Bu,  muhalefet için sonuçlar üzerinde önemli bir eksiklik olarak kendini hissettirecek bir durumdur…
Aslında CHP, bu seçimlerde altı ay öncesinden yapmak istedi bunu, fakat olmadı. Demek ki,  gelecek seçimlere daha erken hazır olmak gerekiyor. Adaylara yeterli zamanı sağlamak, partinin il, ilçe, belde örgütlerine de, o adayla birlikte çalışmaya yoğunlaşabilmeleri için fırsat vermek bakımından bunun olması gerekiyor. Dediğim gibi, arzulanmasına karşılık bu kez olmadı. Ama gerçekten de altı ay öncesinden hazır olunmalı. O zaman her şey seçim kampanyasına kalır. Adayın kişiliği, önermeleri, pratik sorunlar karşısındaki tavrı ve hemşerileri ile kurabildiği bağlar önem kazanır. Belediye seçimleri budur…”
BELGELENEN YOLSUZLUK DÖRT BİNDE BİR
Yerel seçimlerde, yerel sorunlar ile taleplerin, buna bağlı olarak da yerel baskı gruplarının önemli olduğuna dikkat çeken Karakaş, “Bu yüzden olağan bir ortamda kentli seçmenin davranışı, ’Belediyeler işlerini ne kadar iyi yapıyor? Daha iyi yapması için ne olması lazım? Hangi aday, benim bu kentteki günlük yaşamıma olumlu yönde farklılıklar getirir?’ şeklindeki sorular ile bu sorulara verilecek yanıtlar tarafından belirlenir” dedi. Karakaş sözlerini şöyle sürdürdü:
Bakın; Ben İstanbul'da yaşıyorum. Orada İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı bir sürü iş var. Ama bu yapılanların kişisel hayatıma kolaylıklar kazandırdığını söyleyemem. Oysa belediyelerin yaptıklarıyla, her şeyden önce kentli insanın hayatını kolaylaştırmaları gerekmiyor mu? CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu, İstanbul’da Büyükşehir Belediyesi’nin yaptıklarından yalnızca bir ikisini, perde arkasıyla, karanlık taraflarıyla ortaya koydu. Bunun ardından AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli koltuğunu terk etti. Daha doğrusu orada oturmaya devam edemedi. AKP Genel Başkan Yardımcılığı makamını terk etmek zorunda kaldı… Gazetelerde demeci vardı biliyorsunuz; CHP'li Meclis Üyesi (İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi Üyesi), aslında Kılıçdaroğlu'nun belgelerini ortaya koyduğu olayın, İstanbul'daki 4 bin olaydan yalnızca birisi olduğunu söylüyordu. Ortaya konabilenler, kocaman bir buzdağının su üzerinde görülebilen sivrisi kadar bile değil anlayacağınız... Demek ki,  Kemal Kılıçdaroğlu'nun birilerinin cebine gittiğini belgeleriyle kanıtladığı rakamı, gerçek boyutlarıyla görebilmek için binlerle çarpmak gerekiyor…
Peki, nasıl oluyor da yurttaşlar bunu kabulleniyor? Bu soruyu sorduğunuz zaman, yolsuzluklar konusunda yalnızca siyasi partilerin değil, yargı kurumlarının, hükümetlerin, öteki devlet kurumlarının da üzerine düşenleri yapmadığını tespit ediyorsunuz. Yurttaşlar, kapalı kapıların ardında dönenleri bilemiyor. Bilmesine de imkan yok!..”
CHP’nin belediyelerin sorunları konusunda çok önemli çalışmalar yaptığını ifade eden Karakaş, şöyle devam etti:
“Bu çalışmalar belediyelerin sorunları kadar, çözüm yollarını da ortaya koymaktadır.  CHP’nin, örneği İstanbul ve öteki Büyükşehir Belediyeleri için çok iyi bir programı var. Özellikle belediyelerin büyükşehirlerde neleri yapması gerektiğine ilişkin… İncelediğimde, hakikaten üzerinde çok iyi düşünülmüş olduğunu gördüm. Aynı zamanda çok gerçekçi ve uygulanabilir bir program olduğunu da söylemeliyim. Bunun kötü kentleşme, kente karşı kentleşme ve altyapısız kentleşme dahil birçok bakımdan büyük önemi var…
Neler var bu programda? En önemlisi, kent arazilerinin değer kazanmasından kaynaklanan kentsel geliri, kentliler lehine olmak üzere bir Kent Fonu'nda toplamak istiyor CHP!..  Ne yaptığı, nasıl yaptığı belli olmayan TOKİ'nin yerine de ‘Halk Konut'u koymak istiyor. Programı incelediğiniz zaman, ikisinin de son derece iyi düşünülmüş ve uygulanabilir olduğunu görüyorsunuz. En önemlisi, belediyeler açık, saydam, kapıları halka açık, demokratik yapılar olmak zorunda. CHP’nin programı bunu öngörüyor, şart koşuyor, güvenceye bağlıyor…
Gönül ister ki, bütün partilerin böyle programları olsun! Ama olmadığını, olmayacağını biliyoruz! Niçin? Çünkü açıklık çok fazla istenen bir şey değil bizde…”

BELEDİYELER KAR ODAKLI ŞİRKET DEĞİL
Karakaş,  29 Mart yerel seçimlerinin yerelliğin çok ötesinde önem taşıdığına ilişkin kansını yineleyerek, Türkiye’nin tüm büyük şehirlerinin, özellikle de Bursa ve İstanbul gibi iki tarihi dünya kentinin çağdaşlık ve katılımcılıkla yönetilmesinin büyük önem taşıdığını vurguladı. Karakaş şöyle devam etti:
“Bu seçim hem kentlerin AKP tarafından kâr odaklı birer işletme gibi yönetilmelerine ve hem de AKP iktidarının sürekli ve eşitsizlik yaratan sosyo-ekonomik uygulamalarına, yolsuzluklarına son vermek için bir fırsat olacaktır. İstanbul, tarihi bir dünya kenti. Doğası ve kültürel varlıkları ile tüm dünyada ilgi ve hayranlık uyandıran bir metropol. Nüfusu 12-13 milyon olan İstanbul'un temel sorunu; kentin bu özelliklerini, yani tarihi dokusunun ve kültürel mirasının özenle korunarak, gelişmesinin ve büyümesinin bir plan dahilinde yürütülüyor olmamasıdır. Bugünkü durum, maalesef iç açıcı değildir. Ortada bilimsel esaslara ve kamu yararına dayalı bir planlama ve yönetim anlayışı bulunmamakta, kent bütünlükten yoksun, rant odaklı kısmi imar planlarıyla daha da çirkinleşmekte, tarihi doku bozulmaktadır.
İstanbul'u 15 yıldır yöneten AKP'li büyükşehir belediyesi ortaya bir İstanbul vizyonu koyma becerisini gösterememiştir. Cumhuriyetimizin 100. yılında İstanbul'un nüfusunun 22 milyona ulaşacağı tahminlerine rağmen ortaya hâlâ bu nüfusu çağdaş koşullarda güvence altına alan bir master plan yok. Onun yerine, son dört yılda parsel bazında ranta ve rant paylaşımına dayalı 4 bin imar tadilatının yapıldığından söz ediliyor. Aynı şekilde, İstanbul'un eskiyen mahallelerinin, depreme dayanıklı olmayan semtlerinin ve tarihi bölgelerinin yenilenme projeleri de ranta odaklı projelere dönüştürülüyor. Oralarda oturan ve çoğu dar gelirli insanlar, on yıllardır oturdukları yerlerden adeta sürülüyor. Oysa kentsel dönüşüm projelerinin onlarca yıldır oralarda oturan insanları esas alarak, kamu yararına uygun bir biçimde ve elbette katılımcı anlayışla yapılması gerekir. Bu, kentlilerin haklarına saygının ve demokrasinin gereğidir. İstanbul'da yerleşimin ve büyümenin plansız olarak gelişigüzel yürütülmesi, ulaşım, trafik, su, yeşil alan, park gibi altyapı konularında da büyük sorunlar yaşanmasına neden olmaktadır. Böyle olunca da İstanbulluların yaşam kalitesi giderek düşmektedir. İstanbul'da artık bir yerden bir yere gitmek, evden işe ulaşmak büyük bir sorun. Normalde yarım saatte gidilecek bir yol, zamanına göre 2-3 saat sürüyor.”
İstanbul'da kent içi ulaşımın yüzde 92'sinin lastik tekerlekli araçlarla yapıldığını ifade eden Karakaş, AKP'li büyükşehir yönetiminin bu tabloyu bir dünya kentine yakışacak şekilde değiştirme vizyonunun olmadığını böyle bir programı da ortaya koyamadığını söyledi. Karakaş, “Metro ve raylı sistemler neredeyse yerinde sayıyor. Denizden ulaşımsa üç-beş deniz taksisiyle gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Oysa İstanbul denizle iç içe, ama nedense (!) denizden gerektiği gibi yararlanılmıyor” dedi.
İstanbulluların, büyükşehir belediyesinin İstanbul’un sorunlarını nasıl çözeceğine ilişkin bir bilgilerinin olmadığını savunan Karakaş, “Çünkü bu sorunların çözümüne ilişkin, bütünselliği olan programlar-projeler ve bir uygulama takvimi yok. Durum; bütünlükten yoksun, günlük ‘gösteriş projeleri’ ile idare ediliyor. Oysa Başbakan 2004 yerel seçimleri öncesinde; ‘İstanbul Türkiye'nin vitrinidir, bu nedenle İstanbul'un gelişmesine büyük önem veriyoruz. Yerel seçimlerden sonra İstanbul tarihsel bir dönüşüm yaşayacak ve Türkiye'nin gelişmesinin bir lokomotifi ve örnek bir dünya kenti olacak’ şeklinde iddialı sözler söylemişti. Aradan geçen 5 yıldan sonra, bırakalım bir dünya kenti olmayı, İstanbul'da yaşam kalitesi daha da düştü. İstanbul'un tarihi dokusu ve kültürel varlığı da tehdit altına girdi. Artık bu kentte oteller saray bahçelerine değil, Sultanahmet'te olduğu gibi doğrudan saray kalıntılarının üzerine inşa edilir oldu. O da yetmedi, 500 yıllık bir geçmişe sahip olan Alevi toplumu için büyük manevi değer olan Sütlüce'deki Tekke-i Âliye (Yüce Tekke) diye anılan inanç merkezinin üzerine de bina dikilmesine izin verildi. Ve şimdi bu binayı AKP il başkanlığı kullanıyor. Sorunları bilimsel yöntemlerle, demokratik olarak çözme becerisini gösteremeyen AKP ve Başbakan, sonunda çözüm için İstanbul'a vize konulmasını önerdi. Bu öneri hiçbir şekilde gerçekçi ve uygulanabilir bir öneri değil” diye konuştu.
SOSYAL BELEDİYECİLİK ÖNEMSENMELİ
Karakaş,  İstanbul’un ülke gelirinin yüzde 50'ye yakın kısmının yaratılmasına katkıda bulunduğunu da hatırlatarak, “Ama İstanbulluların tümü bu zenginlikten aynı ölçüde pay alamıyor. İstanbul'un varsılı çok, ama yoksulu kat kat daha çok” dedi.
İstanbul’daki yoksulluğun başta gelen nedeninin, “adaletsiz gelir bölüşümü” olduğunu savunan Karakaş, “AKP’nin iktidarı döneminde uygulanan Neoliberal ekonomi politikası, işsiz ve yoksulların sayısını daha da arttırmış bulunuyor. Bu durum ABD'de ortaya çıkan finansal kriz ile birleşince tüm ülkede olduğu gibi İstanbul'da da on binlerce insan işinden oldu. İşten çıkartmalar bütün hızıyla sürüyor. İşsiz ve yoksul İstanbulluların sayısı giderek artıyor. Sosyal devlet gibi sosyal belediyecilik de önemsenmediği için İstanbul'da işsizler ve yoksullar kaderleriyle baş başa bırakılıyorlar. Düzensiz ve kayırmacı bir anlayışla dağıtılan kömür ve gıda yardımlarıysa hem gerçek ihtiyaç sahiplerinin önemli bir bölümüne ulaşmıyor hem de sorun ortadan kalkmıyor” diye konuştu.
Karakaş, “İstanbul'un değişmesinin Türkiye'nin de değişmesinin yolunu açacağını”  da sözlerine ekledi.

HÜKÜMET KRİZİ SEYRETMEKLE YETİNDİ
Günümüzdeki en önemli sorunun ekonomik kriz, bunun en önemli sonucunun da işsizlik olduğunu belirten Karakaş, "Hatırlayın; hükümet uyarıldı, 'kriz geliyor' denildi. Onlar, hiç oralı olmadı. Kriz gelip kapıya dayandı, gene oralı olmadılar. 'Bize dokunmaz, teğet geçer' dediler. Kriz kapıyı kırdı, o zaman bir şeyler 'yapar' gibi yaptılar. Ama yalnızca 'yapar' gibi… Ortada ne var? Yalnızca, Halk Bankası'nda KOBİ'lere açılmış, can kurtarmayacak bir kredi!.. Oysa, krizi ciddiye alan hükümetler birbiri ardına paketler koydu ortaya. Birkaç gün önce Brüksel'deydim, dördüncü paketin ayrıntıları konuşuluyordu. Bizde ise, değindiğim önemsiz kredi dışında hiçbir adım atılmadı…" diye konuştu.
AKP'nin yerel seçimler öncesinde gündemi değiştirme uğraşında olduğunu da savunan Karakaş, "Nazım Hikmet'e vatandaşlığının iadesini, Kürtçe TV yayınını, Alevi açılımını, Ergenekon davasındaki bilmem kaçıncı dalgayı ve Gazze sorununa ilişkin tutumu" bu çerçevede değerlendirmek gerektiğini söyledi. Karakaş sözlerini şöyle sürdürdü: "Bunlara karşı olduğum sanılmasın. Nazım'ın yurttaşlığı elbette verilmeli, Kürtçe yayın olmalı, Alevilerin talepleri konuşulmalı, İsrail'in Gazze saldırısına karşı durulmalı ve Ergenekon soruşturmasında hukuk çerçevesinde sonuna kadar gidilmeli! Bütün bunlar olmalı, bütün bunlar yapılmalı! Ama seçimlere şuncacık kala 'bu adımlar neyin nesi' demeden de olmuyor…"
Ergenekon davasına bakıldığında, oradaki kimi isimlerin Susurluk'la bağlantısının görülebildiğini kaydeden Karakaş, "Elbette çeteler tasfiye edilmeli. Ama bunu hukuk içinde yapmalı. Saygın yargıç Rıza Türmen, Milliyet'teki köşesinde bu konudaki ihlalleri özenle ortaya koyuyor. Öylesi hak ihlallerine de elbette karşı çıkılmalıdır" dedi.
BEŞ MİLYON KİŞİ İŞSİZ KALDI
Türkiye'de bir türlü makul düzeye indirilemeyen işsizliğin, sosyal barışı bozacak şekilde arttığının resmi verilerden de anlaşıldığını ifade eden Karakaş,  bu konudaki istatistik verilerini de şöyle özetledi:
“TUİK verilerine göre geçen Ağustos ayındaki işsiz sayısı önceki yılın aynı ayına göre 207 bin kişi artarak 2 milyon 439 bin kişiye ulaşmıştır. Bunlar Ağustos rakamlarıdır. Kriz nedeniyle son aylardaki yoğun işçi çıkarmaları dikkate alındığında durumun daha da vahim olduğu kendiliğinden ortaya serilmektedir. Herkes biliyor ki, işsizlik oranı bu rakamların çok üzerindedir. Çünkü, 2 milyon 439 bin olarak açıklanan işsiz sayısına, iş bulma umudunu yitirdiği için, kurumlara başvurmayan, başvurmak gereğini duymayan, bu yüzden de istatistiklerde yer almayan 1 milyon 500 bin kişi ile mevsimlik çalışabilen 800 bin insan dahil değildir. Resmi açıklamalardaki rakamlara bunları da eklediğinizde Türkiye'deki gerçek işsiz sayısının 5 milyon civarında olduğunu söylemek gerekir. İşsizliğin böylesine artmasında hükümetin güven vermemesinin payı büyüktür. Çünkü hükümet krizi yönetmiyor, yönetemiyor. Bu yüzden, zarar etmeyen işletmelerin bile, 'daha kötüsüne hazır olmak' kaygısıyla  çalışanlarının bir bölümünün işine son verdi…"
Bu koşullarda, “ belediyelerin ya da hükümetin yoksul halka yaptığı kömür veya gıda yardımının hiçbir derdin devası olamayacağını” kaydeden Karakaş, yapılan araştırmaların, bu yardımların dörtte üçünün yerini bulmadığını, gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaşamadığını ortaya koyduğunu söyledi.
Karakaş, konuşmasını "Yerel seçimlerin, 6 yıllık iktidarı boyunca kimsenin hayrına olmadığını kanıtlamış AKP için sonun başlangıcı olabileceğini, bu bakımdan tüm yurttaşların seçimlere ilişkin görevlerini savsaklamamaları gerektiğini" söyleyerek tamamladı.
*Ufuk Uras, 1 Şubat 2009 günü yapılan ÖDP Olağanüstü Kongresi’nde genel başkanlık seçimini Hayri Kozanoğlu karşısında kaybetti, 16 Haziran’da ‘yeni bir oluşum’ için ÖDP üyeliğinden ayrıldı.
Fotoğrafaltı:
Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey: 
“Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri’nin Uğur Mumcu’nun adını taşıyan bu salonda yapılması çok önemli. O’nu karanlığa kurban vermiştik; ama cinayeti işleyenlerin umduklarının tersine sevgili Uğur Mumcu adı, anısı ve eserleriyle burada, bu salonda olduğu gibi, her gün aydınlık ve ışık üretmeye devam ediyor…
Bir seçim dönemini yaşıyoruz, ama buradaki etkinliklerin seçim kampanyasının da, seçilme kaygısının da ötesinde olduğunu düşünüyorum.  Bu yüzden sözlerimi uzatmayacağım. İsteğim; Türkiye’nin aydınlarıyla buluşmalarımızdan ülkemizin aydınlık geleceğine ilişkin sonuçlar çıkarmamızdır. Burada yakılan ışıktan, burada yanıp duracak meşaleden biz Bursalılar da çok yararlanacağız!..”
Bursa Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nuri Kolaylı:
“Bursa’nın aydınlık insanlarına, Bursamızın en aydınlık, en ışıklı tarafından sesleniyorum: Çok değerli paydaşlarımızla birlikte Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri’nde amaçladığımızın, yalnızca Türkiye’nin fikir, siyaset, bilim ve sanat alanında düşünce üreten, etkin olan isimleriyle sizleri buluşturmak olmadığını söylemem gerekiyor. Bunun da tek başına önemli olduğunu yadsımamakla birlikte asıl amacımızın, fikir, siyaset, bilim ve sanat alanında Bursa’nın yarattığı iklime bu yoldan bir katkıda bulunmak ve Bursa’nın bu alanlardaki önemli birikimini Türkiye’nin öteki kentlerine ve belki de öteki dünya kentlerine tanıtmaya çalışmak olduğunu vurgulamalıyım.  Bu söyleşilerin Türkiye’nin Bursa’ya farkındalığını artırmanın yanında Bursa’nın farkını da göstermesini umuyorum.”
Ufuk Uras 1
“Askeri darbeler Türkiye'de demokrasinin yerleşmesini, kökleşmesini ve gelişmesini engellediği gibi demokratik geleneklerin, demokratik örgütlenmelerin dağılmasına, tahribine yol açarak bu alanda çok ciddi gerilemelere de neden oldu. Bugün, ‘ben demokratım’ diyenlerin, ‘ben demokrasiyi savunuyorum’ diyenlerin  bu iddialarına uygun bir siyasi pratik içinde olmaları gerekiyor. 12 Eylül askeri darbesinin hedefinde, Türkiye’nin Sol siyaseti vardı. Özellikle de sosyalist örgütleri ve tüm solcuları vardı. 12 Eylül darbesinin sol ve sosyalizm düşmanlığı ve bunun ürünü olan acımasız operasyonları sonucunda Türkiye kültürel anlamda da, siyasal anlamda da çoraklaştırıldı, kısırlaştırıldı.”
Ufuk Uras 2
Demokrasi yabancı bir doktrin değil! Bu topraklarda yeşermeyecek, bu topraklarda yaşayamayacak bir doktrin değil! Bazıları öyle iddia ediyor, ‘demokrasi burada olmaz’ diyor; ‘bu millet adam olmaz’ diyor, ama bu, doğru değil!..  Nazım'ın, 'Nerdesiniz ey insanlar! İnsanlar nerdesiniz?' sorusuna her gün verebileceğimiz bir yanıtımız olmalı. Çocuklarımız sorduğunda, 'biz oradaydık! Bize ihtiyaç duyulan yerdeydik!' diyebilmeliyiz… Demokrasi 'biat' kültürüne yabancıdır. Demokrasi “şef” kültürüne yabancıdır. Demokrasi, 'beterin beteri var' kültürüne yabancıdır. Demokrasi, 'beter' ile 'daha beter' arasında ayırım yapmayan, 'beter'e, 'daha beteri var' diye boyun eğmeyene yabancı değil!…"
Ercan Karakaş 1
"Hatırlayın; hükümet uyarıldı, 'kriz geliyor' denildi. Onlar, hiç oralı olmadı. Kriz gelip kapıya dayandı, gene oralı olmadılar. 'Bize dokunmaz, teğet geçer' dediler. Kriz kapıyı kırdı, o zaman bir şeyler 'yapar' gibi yaptılar. Ama yalnızca 'yapar' gibi… Ortada ne var? Yalnızca, Halk Bankası'nda KOBİ'lere açılmış, can kurtarmayacak bir kredi!.. Oysa, krizi ciddiye alan hükümetler birbiri ardına paketler koydu ortaya. Birkaç gün önce Brüksel'deydim, dördüncü paketin ayrıntıları konuşuluyordu. Bizde ise, değindiğim önemsiz kredi dışında hiçbir adım atılmadı…"
Ercan Karakaş 2
Demokrasiler,  her şeyden önce örgütlü toplumlardır. Partilerin varlığı, örgütlülüğü, seçimlere katılması demokrasinin koşuludur; ama bu kadarı yetmez. Demokrasi için yurttaşların her alandaki örgütlülüğü, her alandaki etkinliği gerekir. Bu seçimler, diyelim ki,  Batı Avrupa'da yapılıyor olsaydı, kentler, tüm yerel sorunların didiklenip tartışıldığı, çözüm önerilerinin inceden inceye ölçülüp biçildiği bir arenaya dönüşürdü. Bizde ise, kolayca saptanabileceği gibi hiç öyle değil. Burada eksikliğimizi,  demokrasimizin eksikliğini açıklıkla görmemiz gerekiyor…

Özgeçmiş:
UFUK URAS
İstanbul 1959. Sosyalist siyasetçi, yazar, öğretim üyesi.
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi Bölümü’nü bitirdi. Yüksek lisans ve doktorasını aynı fakültede tamamlayarak yardımcı doçent oldu. İ.İ. İktisat Fakültesi mezunlarının yayınladığı İktisat Dergisi’nde yayın yönetmenliği yaptı. İktisat Fakültesi Mezunları Cemiyeti ile Öğretim Elemanları Sendikası’nda başkanlık görevlerinde bulundu.
Yayımlanmış 7 kitabı ile çok sayıda makalesi bulunan Uras,  Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) kurucuları arasında yer aldı ve çeşitli dönemlerde genel başkanlığını yaptı. İstanbul’dan 2007 genel seçimlerinde bağımsız milletvekili seçildi. Kitapları: Alternatif Siyaset Arayışları, Sokaktan Parlamentoya Özgürlükçü Siyaset, Sezgiciliğin Sonu mu?, Siyaset Yazıları, İdeolojilerin Sonu mu?, Başka Bir Siyaset Mümkün, ÖDP Söyleşileri…

ERCAN KARAKAŞ
Çanakkale 1945. Sosyal Demokrat siyasetçi, yazar, makine yüksek mühendisi.
İlk ve ortaöğrenimini Çanakkale’de, yüksek öğrenimini Türkiye ve Almanya’da tamamladı. Diusburg Üniversitesi’nde Sosyal Bilimler okudu. Avrupa Sosyal Demokrat Halk Dernekleri Federasyonu’nda (HDF) dört dönem genel başkanlık yaptı.
Türkiye’ye döndükten sonra Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SODEP) saflarında siyasete girdi ve bu partinin İstanbul İl Başkanlığı ile Merkez Yürütme Kurulu Üyeliği dahil çeşitli kademelerinde görev yaptı. İstanbul’dan iki dönem (19 ve 20.dönemler) milletvekili seçildi. 50. Hükümet’te Kültür Bakanı olarak yer aldı. Kitaplarından bazıları: Demokratik Cesaret, Gelecek Sosyal Demokrasidir, Siyasette Yenilenme Solda Yeni Oluşum, Sol Yeniden…

Orhan Can vefat etti

Bursa Gazeteciler Cemiyeti üyesi ve spor muhabiri Orhan Can vefat etti. devamı

“ÖNCELİĞİMİZ TRAFİK VE UYUŞTURUCU İLE MÜCADELE"

BGC Yönetim Kurulu, Bursa'ya atanan yeni Emniyet Müdürü Osman Ak’ı ziyaret etti. devamı

Özcan Ciyer vefat etti

BGC eski İdare Müdürü Özcan Ciyer, tedavi gördüğü Tıp Fakültesi Hastanesi'nde vefat etti. devamı

Bakan Çavuşoğlu’dan Basına destek sözü

Nuri Kolaylı ve Yönetim Kurulu üyeleri, Başbakan Yardımcısı Hakan Çavuşoğlu’nu Çankaya Köşkü’ndek... devamı

Marmara Bayram okurlarıyla buluşacak

BGC Marmara Bayram’ın ana teması, “Bursa’nın tarihi mirası” olarak belirlendi. devamı