Anayasa Değişikliği Ertelenmeli

Bu sayfa 2013-02-20 14:26:57 tarihinde yayınlandı ve 3192 kez okundu.

Yüz Yüze Söyleşileri'ne katılan Hikmet Sami Türk ile Hüsamettin Cindoruk Anayasa değişikliği çalışmalarının ertelenmesini istediler.


Nilüfer Belediyesi, Uludağ Üniversitesi  ve Bursa Gazeteciler Cemiyeti’nin birlikte düzenlediği Yüz Yüze Söyleşileri’ne konuk olan Eski Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk ile Eskİ TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk , Türkiye’nin gündemindeki anayasa değişikliğine ilişkin görüşleri ile önerilerini dinleyicilerle paylaştılar. Söyleşi Bursalılardan büyük ilgi gördü. Kimi dinleyiciler basamaklara oturarak veya giriş kısmında toplanarak söyleşiyi aylakta izledi. Türk ve Cindoruk’un konuşmaları dinleyenlerin alkışları ile sık, sık kesildi.

Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Sahnesi’nde gerçekleşen söyleşinin moderatörlüğünü Bursa Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nuri Kolaylı yaptı. Kolaylı, konukları takdim ettiği kısa giriş konuşmasında,  söyleşiye katılmayı kabul ettikleri için konuklarına teşekkür ederken,  dinleyicileri de “Bursanın aydınlık insanları” diyerek selamladı ve Uğur Mumcu Etkinlik Salonu’nu doldurarak söyleşiye gösterdikleri ilgi için teşekkür etti.  Kolaylı, son anda çıkan bir engel nedeniyle söyleşiye katılamayan Prof. Dr. Yasin Aktay’ın “özür” mesajını da dinleyicilerle paylaştı. Aktay mesajında, büyük heyecanla hazırlandığını ifade ettiği söyleşiye,  son anda çıkan ciddi bir engel nedeniyle katılamadığını belirterek toplantıyı düzenleyen kurumlardan, katılımcılardan ve dinleyicilerden özür dilediğini bildirdi.


HİÇBİR YERDE OLMAYAN BİR SİSTEM

Eski Adalet Bakanı Prof.Dr. Hikmet Sami Türk, söyleşideki konuşmasına “Türkiye’nin Birinci Meşrutiyet’le başlayan 137 yıllık anayasa deneyimini” özetleyerek başladı. Türk, "Siyasi iktidarın anayasa değişikliği arzusunu Türkiye’ye ve Türklere özgü bir başkanlık sistemi belirliyor. Öyle bir sistem ki dünyada bir eşi benzeri yok.  Ne Amerika Birleşik Devletleri’ndeki kuvvetler ayrılığı ilkesini temel alan sisteme, ne de klasik parlamenter sisteme benziyor.  Anlaşılıyor ki, başkana tek adam olarak her şeyi belirleme imkanı ve yetkisini tanıyacak bir başkanlık sistemi istiyorlar” dedi.

Eski Adalet Bakanı Prof.Dr. Hikmet Sami Türk şöyle konuştu: 

"Türkiye’de iktidar partisi, 1876'dan beri sürüp gelen ve kimi geriye dönüşler olsa bile, sürekli olarak parlamenter rejimi yerleştirmeye çalıştığımız uzun yıllara dayalı deneyimi dikkate almak ve bundan demokrasinin güçlenmesi için yararlanmak yerine, yalnız Amerika Birleşik Devletleri'nde,  o da federal yapılar, kurumlar ve dengeler sayesinde yürüyen, zaman zaman da tıkanan ve sıkıntılar yaşayan; diğer taraftan  ABD’nin idare ve hukuk sistemine sahip olmayan ülkelerde demokrasi  ile hiç uyuşmayan sonuçlar verdiği bilinen bir sistemi Türkiye’ye getirmek için uğraşıyor.

ABD’deki başkanlık sisteminde yasama ile yürütme kesin çizgilerle birbirinden ayrılmıştır. Örneğin ABD Başkanı,  hiçbir şekilde yasa taslağı sunmaz, yasa önerisinde bulunmaz, önermeyi de aklından geçirmez. Çünkü bu iş tamamen Kongre’nin işidir. Başkan,  yalnızca Kongre’den geçen yasaları uygulamakla yükümlüdür. ABD Başkanlık sisteminde bir kişi hem yasama organının üyesi, hem de başkanlık sekretaryasının yani yürütme organının üyesi olamaz. Hillary Clinton mesela, herkesin bildiği dışişlerindeki görevine atanmadan önce New York Senatörüydü, ABD Başkanı’ndan o görevi aldıktan sonra senato ile ilişkisini kesti. Bizde ise, bilindiği gibi bir milletvekili hem milletvekili, yani yasama organı üyesi, hem de bakan, yani yürütme organının bir üyesidir. Başbakan da, aynı zamanda milletvekilidir. Başbakanlığı sona erdiğinde, eğer o dönemde de milletvekili olarak seçilmişse, gider TBMM’deki koltuğuna oturur…

Siyasi iktidarın başkanlık sistemine bakışının,  ABD’deki sistemden çok farklı olduğu da açıkça anlaşılıyor. Örneğin, iktidar Partisinin sözcüsü Burhanettin Kuzu diyor ki: ABD Başkanı Kongre’de istediği veya gerekli gördüğü bir yasanın çıkarılması için yalvarıyor! Biz, başkanımızı elbette bu duruma düşürecek değiliz!

Ne demektir bu? Başkanlık sistemi ile tamamen çelişen bir anlayışın dışa vurulmasıdır. Başkanlık sistemini istiyorsanız, başkanın yasa çıkarma yetkisine sahip olamayacağını da kabul etmek durumundasınız. Ama ne yapıyorlar?  “Başkanı o duruma düşürmek istemedikleri” için başkanlık kararnameleri sistemini getiriyorlar.

Siyasi iktidarın, TBMM'nde dört siyasi parti temsilcilerinin katılımıyla oluşturulan Anayasa Uzlaşma Komisyonu'na Anayasa'nın 'Devletin Temel Organları' başlıklı üçüncü kısmının 'yasama' ve 'yürütme' ile ilgili ilk iki bölümü için sunduğu 'taslak' olarak adlandırılacak metin incelenince önerilen model çok açık şekilde belirmekte; bazı yönleriyle ABD'ndeki başkanlık sistemine benzese de temel öneme haiz bir çok alanda ondan çok farklı bir başkanlık sistemi ortaya çıkmaktadır. Amerika’da başkanlık sistemi tek kişi, tek parti yönetimi değildir. Öyleymiş gibi sunulmak isteniyor, ama ilgisi yoktur. "

Prof.Dr.Türk,  sözlerini şöyle sürdürdü:

“Kanuni Esasi’den bu yana 137 yıl geçti. Türkiye bu 137 senede 5 anayasa yapmış, şimdi de 6. Anayasayı yapmaya çalışıyor. Her 22 seneye bir anayasa düşüyor.  Bu bir dünya anayasa rekorudur.  Başka hiçbir ülkede böyle bir duruma rastlayamazsınız. Bunun Türkiye’nin dinamizminden kaynaklanması istenirdi, ama öyle değil. Dinamizmden kaynaklansaydı, diyelim ki Büyük Britanya gibi anayasalarını hiç değiştirmemiş, hatta bizim anayasamız anlamında hiç anayasaları olmamış memleketlerin kıskançlık duymaları gerekirdi. Oysa, Türkiye’de bu kadar çok anayasa yapma merakı dinamizmi değil siyasal bakımdan istikrarsızlığı gösteriyor.

Örneğin, elimizdeki 1982 anayasası tam 18 kez değişmiş. Bakıyorsunuz: Birinde bir, diğerinde iki, bir başkasında 5 maddesi değişikliğe uğramış, ama birinde de tam 18 maddesi birden değişmiş. Toplamına baktığınızda, 1982 Anayasası dediğimiz anayasa metni 87 maddesinde değişiklik görmüş. Bugüne kadar 5 anayasa yapılmış Türkiye’de, ama bir de bu tarafı var görülmesi gereken:  Bir anayasada bir kez değil, beş kez değil tam 18 kez değişiklik ve bir veya birkaç madde değil net olarak 87 maddede değişiklik!..

Bazı maddelerde birkaç değişiklik yapılmış. Temel hak ve özgürlükleri son derece kısıtlayan 1982 Anayasası, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin onaylanması ile birlikte esas olarak değişti. Temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan yapısı tasfiye oldu. Sonrasında da özelikle yargı üzerinde duruldu. Yargının tarafsızlığını zedeleyen, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda yürütmenin etkisini artıran değişiklikler yapıldı. Değişiklik sonrası ortaya çıkan görünüm, değişiklik öncesindeki eleştkirilerin ne kadar haklı olduğunu gösteriyor. Ama, aradan üç yıl bile geçmeden siyasi iktidar, bir kez daha yargı alanında değişiklikler istiyor.

Türkiye altıncı kez anayasasını değiştirirken, barolardan, siyasi partilerden, sivil toplum kuruluşlarından v.b, hemen her kesimden görüşleri istendi. Çok güzel! Olması gereken bu olduğu için çok güzel! Ama bugün, siyasi iktidarın tutumu dikkate alındığında, iktidar sözcülerinin açıklamaları dikkate alındığında hükümetin bir anayasa değişikliğinin değil, bir rejim değişikliğinin peşinde olduğu daha fazla kuvvet kazanıyor.”

Prof. Dr. Hikmet  Sami Türk, konuşmasının devamında iktidar partisinin,  anayasanın özellikle “değiştirilemez” ve “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddelerini değiştirme arzusunun, başka hiçbir gerekçeyle değil  “rejimi değiştirme”  ve “laik Türkiye’yi” tasfiye etme arzusuyla açıklanabileceğini söyledi.

Eski Bakan Prof. Dr. Hikmet Sami Türk; Meclis seçimleri ile başkanlık seçimlerinin eş zamanlı olarak yapılmak istenmesini, Türk Milleti ve Türk kavramlarının kaldırılmak istenmesini, milletvekili ve cumhurbaşkanı yemin metinlerinin değiştirilmesini de bu arzuyu barizce ortaya koyan talepler olduğunu ifade etti.

Hikmet Sami Türk, sözlerini şöyle tamamladı:

“İktidarın başkanlık sistemi önerisinin, ABD'deki başkanlık sistemi ile adından başka hiçbir benzerliği bulunmamaktadır.  İktidarın istediği, başkana tek adam yönetimi yetkileri tanıyan bir sistemdir. Öyle ki başkan, ülkeyi başkanlık kararnameleri ile yönetebilecek, gerekli gördüğü zaman olağanüstü hal ve sıkıyönetim ilan edebilecektir. Başbakan'ın bu öneriyi 'Türk sistemi' olarak nitelendirmesi boşuna değildir. Çünkü önerdikleri sistemin dünyada bir benzeri daha yoktur.

Bu iktidarın rejimle sorunu bulunduğu açıktır. Cumhurbaşkanı yemin metninde “Atatürk ilke ve devrimleri”ni ve “Büyük Türk Milleti önünde namus ve şerefim üzerine” gibi ibareleri çıkarttılar. Bunların yerine “mukaddesatım üzerine yemin ederim” ibaresini koydular. Bunların her biri çok önemlidir ve cumhuriyet rejimi bakımından çok da anlamlıdır. Mukaddesat, herkesin kendine ait bir şeydir, ama namus ve şeref insanlığın ortak değerleridir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı herkesi bağlayan ortak değir olduğuna göre mukaddesat üzerine değil, namus ve şeref üzerine ve büyük Türk Milleti önünde yemin edilmesi rejimin temel felsefesinden doğan bir durumdur.

Atatürk ilke ve inkılapları yeni anayasanın metninde hiç olmayacak. İstiklal Marşı’nın milli marş ve başkentin Ankara olduğuna ilişkin maddeler duracak mı, bilmiyoruz.

Anayasa’da Türk milleti, geçmeyecekse, “Türk Milleti” anayasada kendine yer bulamayacaksa, o zaman bu anayasa hangi millet için yapılıyor!

Anayasasına kendi adını koymayan bir millet olur mu?

Dünyanın her ülkesi, o ülkedeki temel etnisitesinin adıyla anılır. Almanya yalnızca Almanlardan, Fransa yalnızca Fransızlardan, İspanya da yalnızca İspanyollardan oluşmuş değildir. Ama, temel unsur bunlardır ve bunlar olduğu için bu ülkeler böyle adlandırılır.

Şimdi, İmralı’da tartışılanlardan birinin bu olduğunu tahmin edebiliyoruz. Türkiye’nin adı Türkiye olarak mı kalacak? Türk anayasasında Türklere Türk diyecek miyiz, diyemeyecek miyiz, bilmiyoruz. Başbakan İmralı’da hükümet değil devlet görüşüyor. Görüşmenin almacı da istihbarattır diyor. O zaman siz, hangi devletin hükümetisiniz?

 

YENİ ANAYASAYA İHTİYAÇ YOK

Eski TBMM Başbakanı, deneyimli hukukçu ve devlet siyaset adamı Hüsamettin Cindoruk, söyleşisine Prof. Dr. Hikmet Sami Türk’ün “yeni anayasaya ilişkin teknik ve hukuki konuları büyük açıklıkla ortaya koyduğunu” hatırlatarak başladı. Cindoruk, bu nedenle işin teknik ve hukki boyutları üzerinde durmayacağını belirtti.

Cindoruk, sözlerini şöyle sürdürdü:

Bu anayasa gerekli miydi? Bu anayasaya, son yirmi yılda Türkiye’nin gösterdiği siyasi dinamizmin, bizzat hayatın gösterdiği dinamizmin yasalara ve anayasaya ,hatta rejime yansıması  olarak bakılabilir mi? İmralı’da devlet,  “istihbarat amaçlı” görüşmeler yapıyormuş! Bu görüşmeler yapılırken, iktidar partisi ile BDP, yeni anayasa konusunda prensipte anlaşıyor. Pekiyi, bu iki parti yeni bir anayasayı yapabilir mi? Yapabilecekler mi?

İstihbarat’a hiç gerek yok: Terör örgütü bir takım gerçekleri çok açık söylüyor. Yalnız terör örgütü değil,  Başbakan’ın “terör örgütünün Meclis’teki  devamı” olarak gördüğünü söylediği  BDP ve BDP’li siyasetçiler de açık söylüyor:

 Özerk Kürdistan!

Açık ve net olarak Özerk Kürdistan!.. Pekiyi o zaman, devlet acaba İmralı’da hapiste yatan, hüküm giymiş ve toplumla her türlü ilişkisi kesilmiş birinden hangi bilginin istihbaratını almaya veya öğrenmeye çalışıyor? Onunla neyi görüşüyorlar? Özerk Kürdistan’ı mı, yeni anayasaya mı, Tecrit edilmesini mi, hapishanedeki koşullarını mı? Bilmiyoruz!...

Bilinen bir şey var. Başbakan’ın sözlerinden, açıklamalarından da anlaşılıyor ki, sayın Başbakan’ın bu Cumhuriyet ile açıkça ihtilafı var. Türkiye Cumhuriyeti ile açıkça ihtilaf halinde. Hatta başbakan ile, başbakanı olduğu Türkiye Cumhuriyeti arasında “husumiyet  var” da diyebiliriz.

Bizim söylediğimiz şu. Hükümet anayasayı değiştirmek için yola çıktı, ama bugüne kadar siyasi partiler arasında ve toplumun çeşitli kesimleri arasında anayasanın nasıl olacağına ilişkin bir mutabakat, bir anlaşma, bir ortak dil oluşmadı. O halde, gelin bırakalım bu yeni anayasa işini. Biraz daha tartışmaya, biraz daha düşünmeye ihtiyacım var belki. Bu hepimiz için iyi olabilir, sayın Başbakan için de iyi olabilir. Aklıselim içinde durumu değerlendirmeye fırsatı olur hiç değilse. Bunun da Türkiye için işin “normali” ve “olması gerekeni” olduğundan kimsenin şüphesi olmasın!”

Konuşmasını anayasa kitapçığının giriş bölümünden pasajlar okuyarak sürdüren Cindoruk, “Anayasa’nın önsüzünde yer alan bu ifadelerin hangisine itiraz ediyorsunuz? Oradaki militarist bir takım ifadeleri bir yana bırakalım ama özü konusunda, “Türk Milleti” tanımı konusunda, 66. Maddede tarif edilen “Türk Toplumu” konusunda itirazınız nedir?” diye sordu.

Cindoruk şöyle devam etti:

“Şunu açıkça söyleyebilirim. Türk ırkçılığı hiçbir zaman olmamıştır. Biz Türkler ırkçı değildik ve hiç olmadık, gerektiğinde ve ırkçılık başını kaldırdığında ırkçılıkla (Merhum İnönü’nün Turancılık konusundaki tutumunda olduğu gibi) mücadele de ettik. Ama Kürt ırkçıların, bizi ırkçılıkla suçlamasına da izin vermeyeceğiz.

Hakları mı, elbette vereceğiz. Dillerini mi konuşamıyorlar, elbette konuşmalılar! Nitekim, bu hükümet bu konuda gerekli düzenlemeleri yaptı, yapıyor da. Eşit mi olacağız, eşit olacağız! Zaten, eşit değil miyiz? Siyasi partiler yasasına itirazınız mı var? Yeni bir siyasi partiler yasası yapalım, seçim barajını da indirelim. Örneğin siyasi partilerin anayasa mahkemesi tarafından kapatılması ile ilgili hükümler değiştirildi. Hükümet, belki kendisine de dokunduğu için, ama Kürt politikacılardan gelen talebi de dikkate alarak bunu yaptı.  Hükümetin yedi bakanı Kürt kardeşlerimizden oluşuyor. Kendileri ile iftihar ediyoruz. Bu ülkenin kalkınması ve refahı için çaba harcıyorlar. Türkiye’nin maliyesinden, ekonomisinden, tarımından sorumlu bakanları Kürt kadeşlerimizdir;  ne güzel!

Türkiye’de cumhurbaşkanlığı makamına, başbakanlık makamına, en yüksek askeri makama hiçbir engel görmeden Kürt kardeşlerimiz oturmuştur.  İsim vermek gereğini duymuyorum, çünkü isim vermek bile bir ayırımcılıktır; Kürt kardeşime haksızlıktır. 

Şimdi , söyler misiniz: “Türk ırkçılığı” bunun neresinde?

 TBMM Başkanlığım döneminde,  anayasa değişikliğinde mutabakat sağlamak amacıyla siyasi partileri bir araya getirdim ve bu mutabakatı sağladım. Bu çerçevede dönemin Halkın Emek Partisi (HEP) Başkanı Ahmet Türk ile de görüşmelerim oldu. Sayın Türk’ün o zaman öne sürdüğü talepler, özerklik bir yana bırakılırsa makuldu. Makul olduğu için, bazı itirazlar olsa bile tüm siyasi partilerden karşılığını buldu.  Şimdi,  kişisel hak ve özgürlükleri istenildiği kadar genişletelim, bu konuda ne gerekiyorsa yapalım;  ama herkes için yapalım. Silivri mahkemesinde mahkum olanlara, orada süründürülenlere, Mustafa Balbay’a, Mehmet Haberal’a, tutuklu gazetecilere de yapalım! Ortada bir haksızlık varsa, yalnız Kürtlere yapılan bir haksızlık değil bu, hepimiz için ve herkes için haksızlık! Ama geçmişte, şunlar, şunlar yapıldı; evet yapıldı ve yapılmıştır. Yöneticilerin kusurudur, yasaların ve mahkemelerin eksiğidir, olabilir. Bunları düzeltelim! Evet, düzeltelim, ama bunu herkes için yapalım!

Geçmişte bana, size de yapılmış haksızlıklar vardır. İşte; Yassıada mahkemesinde tutukluların haklarını savunduğum için Balmumcu hapishanesine gönderildim elli yıl önce! Sonrasında da parti kapatmalar, zincirbozanlar eksik olmadı hayatımızda.  Şimdi bu haksızlıkları gördük diye devletle kavga mı edelim? Devletin silahlı gücünü, emniyet gücünü, yargısını toptan suçlayalım mı?

Onun için, bir şeyi istiyorsak, yalnızca kendimiz için değil herkes için isteyelim. Her yerde klasik milliyetçilik yurtseverliktir, vatanseverliktir. Hiçbir yurtsever bir diktatörlük istemez, isteyemez. Çünkü diktatörlüğün her çeşidi yurtseverliğin reddidir ve yurtseverleri ezerek işe başlar.

Biz şunu söylüyoruz:  Türkiye’nin yeni anayasaya ihtiyacı yok. Mevcut anayasa ve anayasa gelenekleri içinde yenilenen bir anayasaya ihtiyacı var.  Bunu yapalım. Bir süre düşünmeye ihtiyacımız var. Düşünelim, uzlaşalım ve yapalım.

Şimdi başkanlık sistemi deyince bu anayasa değişikliği değil rejim değişikliği haline geldi. 23 Nisan 1920 Meclisi'nin ortaya koyduğu kuralları kurumları rejimi değiştiriyor. Tabi o zaman ipler geriliyor. Anayasa komisyonu müzakereleri bu konunun çözümüne doğru yol aldı. Ve Başbakan en son dedi ki 'bunu kabul ederler etmezler biz kalanlarla yola devam ederiz.’

İşte bu olmaz. Buna izin verilmez. Neden? Çünkü bu cumhuriyetin rejimini değiştirmek bu meclisin, bugünkü TBMM’nin işi değildir. Bunu yapabilme hak ve yetkisi Birinci Meclis’te kalmıştır; kalmalıdır da…

Bırakalım bu hak ve yetki orada, olması gerektiği yerde kalsın! Çünkü kurucu irade odur.  Cumhuriyet’in temel dayanaklarına baktığımız zaman bunu görüyoruz açıkça. Üç temeli var cumhuriyetin: 1-Ordu savaşmıştır cumhuriyeti kurmak için, 2-Meclis anayasayı yapmıştır ve 3- Mustafa Kemal Atatürk önderlik etmiştir…  İşte, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesi ve işte o iradenin önderi! Başka bir önder aramaya gerek yok!

Gelin bu anayasayı değiştirelim diyorlar. Değiştirelim de, hangi anlayışa, hangi felsefeye göre? Siz önce bir karar verin:  Şanghay mı, Avrupa Birliği mi!

Avrupa Birliği ile Türkiye’nin aradığı uygarlık birliğidir, yoksa  çakma mallara dayanan gelişme değil ve kalabalık nüfusa dayanan zenginlik hiç değil!

Türkiye yenilmiş bir devlet değil, ama İmralı’dan Sevr’e varacak bir anlaşma çıkabilir.  Denilecek ki; “Sevr’i isteyen mi var? Doğrudur Sevr’i isteyen olmaz bu ülkede, ama bir masaya oturmuşsunuz bir kere! Biz orada ne görüştüğünüzü, nereye varmak istediğinizi bilmiyoruz. Fakat bu öyle bir durum ki, bir şey çıksa da, çıkmasa da devlet kaybedecek olandır.  Sonuçta sarsılacak ve bozulacak olan devletin otoritesidir.

Bugün ne söylenirse söylensin, Türkiye bir başkanlık sistemine karşıdır ve ne söynirse söylensin Türkiye bölünmeye de karşıdır.”

Türk ve Cindoruk’un konuşmalarını tamamlamalarının ardından dinleyiciler çeşitli konulardaki sorularını yönelttiler.  Söyleşi , Bursa Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Kolaylı’nın konuklara günün anısına hazırlanmış bir plaketi takdimi ile sona erdi.

Nilüfer Belediyesi, Uludağ Üniversitesi ve Bursa Gazeteciler Cemiyeti’nin kurumsal işbirliği ve paydaşlığı ile gerçekleştirilen Yüz Yüze Söyleşileri,  27 Şubat 2013 Çarşamba günü Sayın KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun konuk olacakları “Müzakereler ve Türk Basını” başlıklı söyleşi ile devam edecek.

Sayın Cumhurbaşkanı Eroğlu, bu söyleşi kapsamında saat 14.00’te Uludağ Üniversitesi Rektörlük A Salonu’nda önce Uludağ Üniversitesi topluluğuna seslenecekler. Sayın Cumhurbaşkanı, saat 20.00’de de Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Sahnesi’nde söyleşiyi  yineleyecekler.

Yüz Yüze Söyleşileri’nin 2013 programı, geçen hafta, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Sencer Ayata ile Milliyetçi Hareket Partisi Merkez Yürütme Kurulu üyesi Murat Başesgioğlu’nun  güncel politik konuları değerlendirdikleri “2012’den 2013 Çarşamba ’E Türkiye Siyaseti” başlıklı söyleşi ile başlamıştı.  Bursa Gazeteciler Cemiyeti’nin ön ayak olmasıyla başlayan Yüz Yüze Söyleşileri,  Bursa’da 2002 yılından bu yana yapılıyor. Nilüfer Belediyesi, Uludağ Üniversitesi ve Bursa Gazeteciler Cemiyeti’nin kurumsal işbirliği ve paydaşlığı ile gerçekleşen söyleşiler, Türkiye’de bilim, sanat, basın ve siyaset alanlarında öne çıkan isimleri Bursalılarla buluşturmayı amaçlıyor.

 

HİKMET SAMİ TÜRK ve HÜSAMETTİN CİNDORUK ÖZYAŞAM BİLGİLERİ:

HİKMET SAMİ TÜRK

1935 Of, Trabzon. 1954 yılında İstanbul Kabataş Erkek Lisesi'nden, 1958 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. 1964 yılında Köln Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde "Hukuk Doktoru" unvanını kazandı. 1967 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Almanca okutmanlığına,1968 yılında aynı fakültenin Ticaret Hukuku Kürsüsü asistanlığına atandı. 1977 yılında "Üniversite Doçenti" unvanını kazandı. 1988 yılında profesör oldu. 1995 ve 1999 Genel Seçimlerinde DSP'den Trabzon Milletvekili seçildi. 30 Haziran 1997'de kurulan III. Yılmaz Koalisyon Hükümeti'nde DSP'denİnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı, 11 Ocak 1999'da kurulan IV. Ecevit Hükümetinde Milli Savunma Bakanı ve 28 Mayıs 1999'da kurulan V. Ecevit Hükümeti'nde de Adalet Bakanı olarak görev yaptı.

HÜSAMETTİN CİNDORUK

1933 yılında İzmir’de doğdu. Ankara’da Çankaya İlkokulunu, Atatürk Lisesi’ni, ardından 1954’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Demokrat Parti, Adalet Partisi, Demokratik Parti, Büyük Türkiye Partisi ve Doğru Yol Partisi’nde İl Başkanlığı, Kuruculuk, Genel İdare Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu. 1953–54 yıllarında DP’nin Gençlik Kolları Genel Başkanlığını yaptı. 27 Mayıs’tan sonra Yassıada’da sanıkların avukatlığı görevini üstlendi. Yüksek Adalet Divanı’na hakaret suçundan tutuklanıp Balmumcu Sıkıyönetim Cezaevi’nde iki buçuk ay hapis yattı. 1983’de Büyük Türkiye Partisi kuruluşunu organize ettiği gerekçesi ile Demirel ve arkadaşları ile birlikte Çanakkale Zincirbozan garnizonunda dört ay tutuklu kaldı. 14 Mayıs 1985 tarihinde Büyük Kongre’de Doğru Yol Partisi Genel Başkanlığına seçildi. Genel Başkanlığı siyasi yasağı biten Demirel’e devrettikten sonra 16 Kasım 1991–01 Ekim 1995 tarihleri arasında TBMM Başkanı olarak görev yaptı.

Marmara Bayram okurlarıyla buluşacak

BGC Marmara Bayram’ın ana teması, “Bursa’nın tarihi mirası” olarak belirlendi. devamı

Yusuf Kotaman’ı kaybettik

BGC üyesi Yusuf Kotaman, tedavi gördüğü Çekirge Devlet Hastanesinde yaşamını yitirdi. devamı

Kolaylı: Medya özgür olmalı

Kolaylı, 24 Temmuz Basın Dayanışma Günü nedeniyle açıklama yaparak basın özgürlüğünün önemine dikka... devamı

BGC'LİLER İFTARDA BULUŞTU

Her yıl geleneksel olarak düzenlenen iftar yemeği, gazetecileri ve ailelerini buluşturdu. devamı

Marmara Bayram’ın konusu “Bursa’da kentsel dönüşüm”

Ramazan Bayramı’nın ilk günü yayınlanacak olan Marmara Bayram Gazetesi’nde ana konu olarak “Bursa’da k... devamı